Halkın Takımı Dergi 1. Sayı (Akif KURTULUŞ)

15 Temmuz 2008 Salı

Mezar teslimi taraftarlık...

Benim kuşağımın futbola taraf olması ve tabii ki hemen peşi sıra “taraftar” olması, 60’lı yılların ortalarına rastlar. O yıllarda Ankara’nın en önemli futbol merkezi, Ulus – Dışkapı istikametinden Esenboğa’ya giderken İrfan Baştuğ Caddesi üzerindeki top sahasıydı. Meşhur Atlantik Pastanesini sağınıza alarak yüz metre ilerdeki jandarma karakolunun tam karşısında, şimdi Ticaret Lisesi’nin konuşlandığı arsa, direkli fileli, beyaz kireç çizgili, yaz turnuvalarının yapıldığı bir Wembley’di. O atmosferi başka bir açıdan yakalamak isterseniz, reklam gibi olacak ama olsun, lütfen İletişim Yayınlarından çıkan Dünya Kupası’ndaki yazımı okuyun.

Yıldırım Beyazıt Lisesi’nin Ankara futbolunun alt yapısını tek başına domine etmesinin arkasında, sözünü ettiğim bu sahanın Lise ile aynı hinterlantta olması yatar. Yıldırım Beyazıt Lisesi’nin ayrıca kendi sahasının olması, bu tespitimi tekzip etmez, bunu da hatırlatayım, dedim.

70’li yıllarda bu bayrağı Anıttepe’deki sahaların ve “domino” etkisiyle Anıttepe Lisesi’nin devralması, bizim takip eden yıllardaki solculuk terminolojisini kullanırsam, benzer “diyalektik” ilişkinin ürünüdür.

İşte, bu yazıyı yazarken “kanaatten” elli yaşında bir adam olarak, kırk beş yıldır hayatıma kurmuş bu “meşin yuvarlak”a ayağımı, “nizami” anlamıyla, yani üstümde forma, altımda şort ve tozlukla (daha suspansuvar kadar “mal mülk” sahibi değildik) ve dinyakos ayakkabıyla ilk kez ‘Aydınlık’ sahasında vurdum. Eşofmanlı bir hakemle (bunlar genellikle sahadaki iki takımın dışında, üçüncü bir takımın, futbolu erken bırakmış hocasıdır) seremoniye çıkartıp, en büyüğü on yaşında bebelere “Türk futbolu şerefine” üç kere “sağ ol” çektiren herkese selam olsun. Madem selam faslına girdik, o “yokluk yoksulluk” günlerinde bizi, Anafartalar Çarşısındaki Dalkılıç spor mağazasından “tefriş” eden ağır ağbilerimize büyük selam olsun.

Ben aslında şunu söyleyecektim, araya bir sürü laf soktum. Biz, futbolu sevmeyi, taraftarlığı seçmekten önce öğrenmiş en son kuşaktık. Bizden sonra, taraftarlığı seçmek her sezon biraz daha futbolu sevmeye yaklaştı, geçti ve her sezon arayı açıyor. Şimdiki çocuklar, futbolu sevmeden taraftar oluyor. Futbolun oyun olduğunu anlamadan, oyunun ruhunu yaşamadan, play station marifetiyle edinilmiş bu futbol sevgisi bu. Dikkat edilirse, top oynamaktan söz etmiyorum. Bizim kuşaktaki futbol sevgisi, futbol oynamasa bile, futbolun içinde olmak anlamına gelirdi. Şimdi “dandik” tabir edilen mahalle maçlarına, ruhsuz belediye takımlarının maçlarından daha fazla seyirci geldiği yıllardan bahsediyorum. O bakımdan bu kuşak, akşamın tatlı güneşiyle balkona mütevazı bir çilingir yapıp kurulduğunda, bir yudum rakısını almadan aşağıda sokak arasında çift kale yapan çocuklara taktik vermeden kendini alamaz. Arabayı köşeye park edip apartmana girerken önüne yuvarlanan topu ayağında üç beş sektirip göğsünde yumuşatmadan eve çıkmaz. En önemli milli reflekslerimizden biridir bu. Bir örnek de siz ekleyin.

Aydınlık Subayevleri’nden bir çocukluk arkadaşım, Zezet, okuyup adam olduktan sonra DDY Genel Müdürlüğü’nde çalıştığı yirmi yıl boyunca, hastalık filan saymazsak, hiçbir gün, işine zamanında gidememiştir.

Bilenler bilir dış sahada idmanlar, sabah sekiz dedin mi başlar ve Zezet, idmanı seyre dalıp işe gitmeyi unuturdu. Yıllar sonra kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının kaldırılması için açtığımız davada, şahsi dosyasını incelediğimde bu ayrıntıları öğrenmiştim.

Şimdiki “taraf” olma üzerine konuşuyordum. Artık çocukları “futbola alma yaşı” artık göbek bağının kesilmesine kadar indi. Artık gerçekten Beşiktaşlı, Fenerbahçeli veya Galatasaraylı olunmuyor, doğuluyor. Bebeler de “ürün pazarı”nın öznesi. Kundakmış zıbınmış, biberonmuş, ne ararsanız kulüp marketlerinde var. Kocaman kadınlar ve erkekler, bebelerine ısmarlama futbol sevgisi veriyorlar. Marketlerden üç beş kuruşa alınan futbol sevgisi…

Bizim nesli, futbolu bu tür sevme biçiminin kesmesi mümkün değil tabii ki. Bırakın kesmesini, iyiden iyiye mutsuz eden bir yanı var bu tarzın.

Bizim taraftarlık hikayemizin daha düzgün olduğunu iddia edecek değilim. Sadece saflığı üzerine ileri geri konuşabilirim. İlkokula halamın yanında başladığımda, benden iki sınıf yukarda, mahallenin top cambazı Levent’le aynı yatak odasını, aynı sabah kahvaltısını, aynı okul yolunu paylaşıyordum. Bizim sokaktan yukarılara en çabuk tırmanan ilk futbolcu sıfatını alan Levent, Şekerspor, Erzincanspor, ve Kırıkkalespor duraklarından sonra, birinci lige çıktığı ilk yıl Malatyaspor’a transfer olup, aralıksız, düşene kadar on yıl bu kulüpte top oynadı. Ben bu satırları yazarken, bir aksilik olmazsa, 2. Lig’e çıkacak olan Konya Şekerspor’un teknik direktörü. Beşiktaş’la aynı ligde oynayana kadar Beşiktaşlı kaldı. Bir profesyonel topçunun, çocukluğunun takımını terk etmesinin bana hep “hüzün” veren hikayesini de bir gün yazmak isterim. Aynı yola girme imkanı hiçbir zaman bulamayacak her futbolsever gibi, onun, çocukluğunun takımını bir kenara bırakmasını, hâlâ anlamam mümkün değil. Peki, hala – dayı çocuğu olmanın ötesinde bir kankalık ifade eden bu ilişkide, neden ona benzemek, onun gibi yapmak istemedim? Benden bir zaman önce bir takımı tutan hala oğlum ile aynı takımın renklerine bulanmadım?

Bir gün, Mehmet Akif İlkokulu’ndan çıkışta, karakolun oradaki dükkandan biri sarı öbürü lacivert iki kalemtıraş alıp eve geldiğim gün, Fenerbahçeliliğimi ilan etmiş oldum. 1965 yılının soğuk, sert, karlı bir kış günüydü. Kalede Özcan, Şükrü’lü, Nedim’li, Nunwailler’li, Ziyalı, son senesini oynayan Can Bartu’lu takıma gönlümü vermiş oldum. Özeti, kırk üç yıldır Fenerbahçeliyim.

Neden Beşiktaşlı olmadım, demiştim. Bilmeden yaptığım şeye yıllar sonra şöyle bir anlam verdiğimi fark ettim. Onunla birlikte güç kazanmak değil, ona karşı bir rekabet üretmek istemişim. Ya da yıllar sonra böyle bir anlam yakıştırmak, daha çok hoşuma gidiyor. Ama seçimime atfettiğim bu anlam, şimdi dönüp bakıyorum da, yıllar boyu beni takip etmiş. Her ne kadar, “en çok şampiyon olmuş” bir takımın taraftarı olsam da, buradan bir güç kazanmak, beni mutlu etmemiş. Artık, tuttuğum takım dolayımıyla mutluluk veya tersinden mutsuzluk yaşamıyorum. Her taraftar gibi beni de (sonuncusu 27 Nisan akşamı) kahreden ve sevindiren anlar yaşadım. Yine de bir ligi bu kadar “eşitsizce” sürükleyen üç takımdan birinin taraftarı olmak yerine, “arıza” bir takıma gönül vermeyi daha anlamlı bulduğum ruh haline kapılmıyor değilim. İki üç kadeh rakıyla o da geçip gidiyor.

Rekabet üretmek, dedim, demesine de; yıllardır aynı arkadaşlarımla rekabet etmek, aynı arkadaşlarımın rekabetine maruz kalmak da pek keyifli değil, galiba.

Galiba futbol kültürünün geldiği bu seviye(sizlik)de, farklı anlamlarına rağmen, biz de “tek tip”leşmeyle muzdaripiz. Taraftar olmaktan vazgeçmeyen, vazgeçmek de istemeyen, başka bir şey isteyen ama ne istediğini bir türlü tarif edemeyen, futbol üzerine yapılan büyük adamların büyük konuşmalarından sıtkı sıyrılan, yine de “Bakalım bu hafta ne yumurtlamışlar” diye gözü TV porgramına kaçan adamlar… Her yerde olduğu gibi burada da bunalımlı. Allah’tan bunalımımızı sağa sola bulaştırmıyoruz.

Yazının sonuna birkaç adım mesafem kalmışken, bu yazıya beni çağıran bir iki noktayı da paylaşmak istiyorum.

Futbol kültürümüzde bunca “güç” vaaz eden, hep “en” bir şey olmak üzerinden seçimimizi tarif eden retoriğe rağmen, beni aynı güce sahip iki “düşman”ımdan birine sempatiye çağıran bir şeyden söz etmek istiyorum.

Beşiktaşlı olmama ramak kalmışken Fenerbahçeli olmamla daha mutlu veya daha mutsuzluk yaşamış değilim. Bunu söyledim. Beşiktaşlı olsaydım da farklı olmayacaktı. Fakat, bir “Beşiktaş sitesi dergisi”ne bu yazıyı yazıyor olmak hasebiyle “inanmadan” veya “barış tesisi” amaçlı laflar gibi anlaşılmayacaksa, şu da bilinsin. Futbolu bizim gibi (“bizim gibi” derken, Fenerbahçelilikle sınırlı bir “bizim gibi” değil) sevenlerin arasında Beşiktaşlılığı, tabii ki bir dost ve ahbap çevrem içinden edinilmiş izlenimlere dayanarak söylüyorum, bize (yani Fenerbahçelilere) ve Galatasaraylılara göre, daha mizahi, daha eğlenceli buluyorum. Nedenleri, birbirimizin biraz dışında. Dışında çünkü, öyle ya da böyle futbolu başka türlü sevenler eni konu aynı adamlar ve az sayıda kadınlarız. Diğer ikisine göre “daha az” sportif başarıyı yakalamış olmasının yarattığı bir mağduriyet, Beşiktaşlılığı daha yaratıcı, daha şamatacı ve “taşakçı” yapmış olamaz mı? Yoksulluk veya yoksunluk, başlı başına erdemli kılmaz kimseyi. Bana popülizm yaptırmayın. Yoksulluk veya yoksunluk, daha mazlum yapmaz, belki. Örneklerini her tribünde görüyoruz. Ama daha gamsız, gırgırcı, tatavacı yapabilir.

Hangisini isterseniz diye sorarsanız, vereceğim bazı cevaplar için çok geç. Ama tereddütsüz, önce “daha eğlenceli” olmayı isterim. Ya da isterdim.

“İsterdim” sözümde bir ukde bulacaklara, itiraz da etmek istemem. Çünkü, Çarşı’nın güzel çocuklarından sevgili kardeşim Hayati, “Ağbi senin gibi bir adam bize çok yakışır” demişti yıllar önce. “Beşiktaşlı olacağım, de, formayı Taksim Alanı’nda giyeceğin gün en az bin adam getiririm” oraya.

Bin! Fena bir sayı değil.

Ama Hayati, bizim kuşak, taraftarlığı mezar teslimi almış bir kere. Yoksa “ben” demeyeyim ama senin gibi adamlar, her takıma güzel gider. Açar, her takımı.

Emanet

8 Temmuz 2008 Salı

Birileri çıkıp da;
bu adam, alman asıllı onu istemiyoruz.

diğerleri;
bunlar, nükleer santrale karşı aman haa.

öbürleri de;
sosyal mesaj istemiyoruz kardeşim.

içerden;
bizi eleştirmeyin.

dışardan;
klüp bunları besliyor.

gibi yaklaşımlar ile kardeşlerimizin emanetimizi taşıma güveni verememesidir yaşanılan.

ne yapacaktık?...

kaç kez söyledim;
emanet emin insana teslim edilir arkadaşlar...
birilerinin bizim adımıza hareket ederek kirli işler çevirmesine göz yumamazdık.

fesih değil, birilerine "çArşı" ismini kullanma hakkını vermemedir.

tercih doğru.

Yumurtakafa Yılmaz...

Fasulyeler ve patatesler...

Taraftarın kendisini takımına adamasına dair ettiği bazı laflar münevveran taifesi arasında hep alayla karşılanır. Bu adanmışlık kimlik bunalımına bağlanır, eğitim yetersizliğine bağlanır; o da yetmez iş karakterlerin yetersizliği boyutuna kadar taşınır hayasızca. Öyle ya insana dair tüm ideolojilerden münevveran sınıfı sorumlu olmuştur. Tekel onlardır ya, ağızlarını büzecek ne ipleri vardır bunların ne de çüş diyeni. Oysa bilmek, anlamak bu denli zor mudur ki insan olmak sadece tabiatın evrilmesinden sıçrayan basit bir tesadüften ibarettir. Halbuki taraf olmak bir öz tercihtir. Enjekte edilmez, melezlenmez, genetik müdahaleye asla izin vermez. Burada analiz edilmesi gereken şey taraf olanın söylemi değil bizzat naturasıdır. İşte bu naturayı da biz analiz edelim de kendi aydınlığından gözleri kamaşanlara bir nebzecik gölge olsun.

Taraftarlık bir özellik, bir tanrı vergisi değildir bizzat tercihtir dedik. Burada irdelenmesi gereken, bu tercihin bastığı hatta köklendiği zeminin kendisi olmalıdır. Tercihleri yönlendiren nelerdir? Nerelerden beslenip büyür ve nerelere değin uzanabilir?

Bir taraftarın, içinde yer aldığı devasa kitlenin hamasi söylemlerinden etkilenip, adanmışlık üzerine son derece keskinleşebilmesi kuvvetle muhtemeldir ancak bu işin mihenk taşı başarı/başarısızlık ekseninde ortaya çıkan gerçek tavırdır. İşte lisanslı taraftar takkelerinin düşüp de muhtelif yoğunluktaki kellerin ortalığı aydınlattığı zamanlar bu zamanlardır. Kazananın ardında oluşan kortejin ters istikametinde yol alan bizimkiler, ardına baktıklarında ne görmektedirler? Başarı nedir? Şart mıdır? Taraftarlığın beslendiği ortam mutlak başarı mıdır yoksa başkaca dinamikleri de mevcut mudur gönüllerde?

Fasulyeler güzel bitkilerdir. Sırık fasulyesi hele daha bir güzeldir. Kökleri toprakta çok derine inmez ama o kadarcığı bile onun gökyüzüne uzanıp gitmesine yeter de artar bile. Gövde kalınlaşır, küçücük kök emebildiği kadar emer topraktan ve gönderir gövdeye, yapraklara ve tomur tomur fasulye meyvasına. Birkaç metre kareye dikilen fasulye bitkisi kısa sürede ortamda yemyeşil bir cümbüş yaratmasını bilir hep. Toprağa bağı zayıftır dedik ya ışığa da bir o kadar düşkündür. Oysa; hemen yanıbaşında, aynı büyüklükte bir alana dikilen patates bitkisi o kadar gösterişli bir tavır sergileyemez. Bitkinin toprak altında kalan yumruları nişasta bakımından zengin olduğundan önemli bir besin maddesidir. Bitkinin toprak üstü kısımlarında zehirli alkoloitler bulunmasına karşılık yumruları zehirli değildir. Susuzluğu giderir. Barsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Sert bir şey yutulduğu zaman yabancı maddenin vücuda zarar vermeden çıkartılmasını sağlar. Basur memesi, yanık ve çıbanların ağrılarını geçirir.

Bu iki bitki arasındaki temel fark ilkinin toprağa son derece zayıf köklerle bağlı olmasına karşın sürekli ışığa saldırması, ışıktan mahrum kaldığı zaman da çabucak ölmesidir. Oysa diğeri ışığa çok az ihtiyaç duyar. Işık onun için belirleyici olmamıştır hiçbir zaman. Beslendiği ana kaynağın toprağın ta kendisi olması bir yana kendi en değerli varlığını da bu beslendiği toprağa emanet etmiştir. Öyle kulağından tutup sökemezsiniz.

Beyazımız bizim aydınlıktır, temizliktir ve bir deyişimize göre de hayattır. Siyahımız ise aynı deyişe göre ölüm olarak tarif edilse de bana göre topraktır siyah. Orada gözlerden uzak tüm değerli varlıklarımızı saklar, korur ve büyütürüz. Başarıya özdeş gibi görünen beyazlığa küçük bir kısmımızı salarız ama o da zehirlidir. Sakındığımız değerlerimizi ise gerektiğinde susuzluğumuzu gidermek, yutulan sert şeyleri zarar vermeden çıkarıp atmak, barsak solucanlarını dökmek ve basur memelerini, çıbanları yok etmek için kullanabiliriz. Bu şansımızı her zaman kara toprağımız muhafaza eder.
İşte sözün boğazını sıkacağım yer; Taraftarlık tercihtir. Tercihler değişebilir. Ama Beşiktaş taraftarı olmakla Beşiktaşlı olmak arasındaki fark fasulyeyle patates arasındaki fark kadardır.

Tercih bizim...

Sezon bitti… En azından bizim için bitti.
Şu anda yapılabilecek iki şey var bizim için. İlki “Cehalet mutluluktur” özdeyişine uygun davranıp önümüzde ki sene kimlerin alınıp kimlerin satılacağını, hocanın ne olacağını, yönetim gitsin mi, giderse kim gelsin, sponsor kim olacak, kim olmalı gibi soruların cevaplarını aramak.

Bir ikincisi de olan bitenin farkına varmaya çalışmak; kafa yormak, çözüm var mı yok mu onu aramak ve bulduğumuz cevaplar karşısında ümitsiz ya da mutsuz olup bakakalmak…

Ben ikinci yolu seçiyorum.

Aylar önce kendimce tahlilini yapmaya çalıştığım iki büyük bırakma operasyonunun gelişen süreç içerisinde bir komplo teorisi olmaktan çıkıp bizzat bir komplo olduğuna inananlar artık yavaş yavaş artmakta. Geçen gün Adnan Dinçer’de BJK TV de endişelerini açıkça dillendirmeye başlamış bile. Şimdi bu komplonun sınırlarını şöyle bir keskinleştirmeye çalışalım.

ENDÜSTRİYELLEŞEN FUTBOLUN PAZARLAMA SORUNLARI
Endüstrileşme sürecinde giderek biriken futbol sermayesinin yatırım alanları ihtiyacı da aynı paralelde büyüdü. Konuya bizim de dahil olduğumuz Avrupa futbolu tarafından bakarsak şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza. Endüstrinin Avrupa’da ki taşıyıcı ayakları olan İngiltere, Almanya, İspanya ve İtalya’ya sonradan Fransa’ da eklenmiş ancak bu ihtiyaç duyulan Pazar sorunlarını çözmeye yetmiyor. Refah düzeyi yüksek olan küçük Avrupa ülkeleri ki bunlar Baltık ülkeleri, Macaristan, Avusturya, İsviçre ve Hollanda’ya ek olarak Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya gibi nüfusları az olan ülkeler koskoca bir piyasa da küçük tezgahlarını açmayı başarmışlar. Endüstriye Pazar olarak katkısı az ama götürdükleri fazla olan bu tür ülkeler birikmiş büyük futbol sermayesine yeterli açılımı sağlayamadığı gibi geniş bakir alanların (örneğin Türkiye) sisteme dahil olmasını da engelliyorlar. Yani zararları büyük. Güney Amerika’da nüfusları devasa ancak ekonomileri (halkının refah düzeyi açısından) zayıf olan ülkeler kolaylıkla işletilebilir hale gelmişler ancak tutucu Avrupa’da küçük ama zengin ülkelerin pazarda hacimlerinden daha büyük paylar almaları bir türlü engellenememiş ve bu tıkanıklık büyüyen endüstriyel futbol sermayesinin önünde en büyük sorun olarak durmakta. Bu nedenle kapalı futbol ekonomilerinin açılıp sisteme dahil edilmesi ve rantabilitesi az olanların tasfiye edilerek onların yerini alması operasyonu için düğmeye basılmış.

Büyük nüfusu ve futbola olan müthiş ilginin bir cazibe merkezi haline getirdiği Türkiye ilk hedeftir artık. Ancak burada aşılması gereken büyük bir sorun var. Potansiyel futbol müşterisi neredeyse üçe bölünmüş durumda. Mümkün olan en az sermaye yatırımıyla mümkün olan en büyük karın elde edilebilmesi ilkesine ters olan bu durumun çözülmesi gerekiyor. Yani Türkiye futbolunun soyağacında ağacın kökünde yer alan resimdeki üçlüden birinin kesilip alınması şart. Neden şart? Çünkü yukarıda saydığımız temel ayakların dahi taşımakta zorluk çektiği böyle çok büyüklü bir futbol ekonomisi asla verimli olmaz da o yüzden şart.

OPERASYONUN İLK ADIMLARI
Öncelikle bu büyük müşteri potansiyelinin bir başarı zincirine eklenmesi ve istenen doğrultuda sürüklenmesi gerekiyordu. Bunun için en uygun seçim olarak Avrupa kültürüne daha yakın olduğu ve entegrasyonun daha kolay sağlanabileceği öngörüsüyle Galatasaray seçildi. Onu zengin ama küçük futbol ülkelerinin arasından sıyırıp ön sıraya oturtmak pek de zor olmadı. 2000 yılında gelen UEFA kupası ve üzerine az süper kupayla şöyle bir arkasından itildi Türkiye pazarı ancak marş basmadı. İdareciliklerini pazarlama stratejileri yerine züppelik üzerine kurmuş olan Galatasaray yöneticileri bu destekle fazla yol almayı beceremeyince başka yollar arandı. Geçici olarak kaderine terk edilen bu büyüğümüzün hali şimdilik bildiğimiz gibi.

İKİNCİ DENEME
Bu kez taktik değiştirilip Milli takım ele alındı. Yılların sponsorluğunda sürünen milli takıma, Fransa-Brezilya dünya kupası finalinin mağlubu (Adidas’a karşı) Nike desteği sağlanarak hem bu sermaye grubuna bir rövanş fırsatı hem de hareket edebilmesi için Türkiye futboluna ikinci bir şans verildi. 2002 yılı Dünya kupası üçüncülüğü de böyle geldi. Ancak hantallığın iyice ruhlarına işlediği, ticaret yeteneği olmayan basiretsizlerin yönetim fiyaskoları bu ikinci itmeyle de bu büyük kitlenin hareket etmesini bir türlü sağlayamadı.

ÜÇÜNCÜ DENEME
Bu başarısız denemelerin sonucunda, arkadan itmeyle bu büyük kitleyi yerinden kımıldatamayacaklarını iyice anlamış oldu global futbol sermayesi. Türk futbolunun kendi iç dinamikleriyle yol almayı beceremeyeceği gerçeğinden hareketle yerinde bilimsel tarıma karar verdiler. Daha uzun ve zahmetli olabilir ama daha garantili bir yoldu bu yol. Denenmişlerin temel sorunlarının hantal yönetim zihniyetinden kaynaklandığı doğru tesbitiyle madende başka bir damar açılmasına karar verildi. Bilin bakalım kimi seçtiler?

BENİM AKILLI OĞLUM
Önlerinde kala kala sadece iki seçenek kalmıştı. Büyük taraftar desteğine sahip iki büyük kulüp. Bunlardan biri en eski kulüp olma özelliğini taşıyordu taşımasına da bir sorun vardı. Bu kulübün arkasında ki milyonlar müşteri olmayı reddetme gibi genetik bir bozukluk taşımaktaydı. Kendilerini halkın takımı olmak, garibanların son barikati görmek gibi hastalıkları bünyesinde barındırıyorlardı. Her ne kadar bu kulübü yönetmeye çalışanlar kendi global sermayelerine eklemlenmeye çalışan işbirlikçi uslu çocuklar olsa da, her ne kadar yeni yetme taraftar kitlesi başarı için sunulan kritelere çok çabuk uyum sağlamaya meyilli ve de hevesli de olsalar genetik işte! Güven olmaz ki… Yarın öbür gün, tam da hasat zamanı birileri çıkıp yokuş aşağı “gündoğdu ulan!” diye bağıra çağıra hepten uyandıklarını suratlarına beyanla yeni yetmeleri de gaza getirip ardlarına takarsa? Binbir emekle düzenledikleri güzelim plantasyonları çekirge istilasına uğramıştan beter olursa?

Diğer yanda tahtaya kalkmak için sürekli parmak kaldıran ve yalvarır gözlerle “Başarı için her şeyimi alabilirsin” diye bas bas bağıran sevimli gürbüz bir oğlancık bükmüş boynunu bekliyordu. Zaten yanında ki sıra arkadaşı şimdi üst sınıfta olması gerekirken çakmış olsa da daha önce bu sınavdan aldığı dokuzu bunun gözüne sokup sokup onu kızdırmakta, alay etmekteydi. On alıp iftihara geçmek ve arkadaşının alaylarından kurtulmak için ne istenirse yapmaya hazır bu tosuncuk tam aranılan şartlara haiz bir tosuncuktu.

Uzatmayalım işte bu tosuncuk alınan yeni cicileriyle ve “sen dışarıda ki sınavlarına çalış ev işlerini biz hallederiz” in verdiği rahatlıkla şimdilik iftihar olmasa bile bir teşekkür belgesini getirmeyi başardı. Bu arada arka sırada oturan haylaz velet ne yapıp edilip başka sınıfa alınmalı ki bu iki öğrenci kendi rekabetlerini sürdürürken rahatsız edilmesin.

Alınacak. Zamanında taşradan gelip ezber bozan Lazoğlu nasıl başka okula gönderildiyse bu haylaz velet de artık aynı okula gönderilecek.

KENDİMİZE GELELİM ARTIK
Kendimce kurguladığım (mı acaba?) bu öyküden sonra gelelim kendi gerçeklerimize. Artık herkesin kendi Beşiktaş’ı mı var? Elbette ki yok. Bir tane Beşiktaş var. Şimdilik bizim olan ve öyle de kalması için kafa ve çene yorduğumuz Beşiktaş. Ama taraftar için aynısını söyleyebilir miyiz diye sorulursa ona üzülerek evet cevabını vereceğim. Bir kısım yeni yetme Beşiktaş taraftarı arasında şöyle bir tartışmaya şahit oldum. Efendim bu Cola Turka bizim ana sponsorumuz olmasına karşın “Tarafındayız Fener” ya da “Tarafındayız G.saray” gibilerinden reklamlar yapmış tv lerde. Hemen çıkalımmış bunların sponsorluğundan ve Beko’ya dönelimmiş. Diğer taraftan itirazlar şu şekilde geliyor. Beko’nun sahibi artık fenerliymiş. Oysa Vodafone çok güzel yakışırmış bizim formaya. Ama hayır. Niye? Çünkü Vodafone sadece renginde kırmızı olan takımlara reklam veriyormuş. O zaman Bwin gelsinmiş. Yav ne Bwini… Efes Pilsen reklamı en iyisiymiş. Sahibi de Beşiktaşlı hazır. Bir diğeri de “Arkadaşlar paniğe gerek yok aynı reklamı bize de yapmış Cola Turka” diye içimizi rahatlatıyor.

Yok Unicef olsunmuş para mara istemezmiş diyenler mi ararsın, Çarşı olsun para kırarmış kulüp diyenler mi… Uzayıp gidiyor içimde ki acıyla birlikte.
Yav kimin formasını kime pazarlıyorsunuz diye soracak oldum duyan gören tek bir kulak, tek bir göz olmadı. Olan şu. Umbronun forması kötü, yıkanınca kol lastikleri gevşiyor. En iyisi bilmem ne marka…

Arkadaşlar… Beşiktaş bir tane ama artık başka bir Beşiktaş taraftarı oluştu ve hızla büyümekte. Ben yönetime falan kızmıyorum. Yönetim bu büyüklerin seyreltilme operasyonuna karşı kendi felsefesi ve meşrebince mücadele verdiğini sanıyor ama beceremiyor. Neden beceremiyor biliyor musunuz? Hala biz varız da ondan. Yani üzerimize çöreklenmek isteyen global sermayeyi ürküten genetik bozuklukları taşıyan bizler. Bu nedenle bizi külliyen tasfiye etmek ıslah etmekten daha uygun onlar için. Gariban yönetim uğraşsın dursun. Bunlar gitsin ötekiler gelsin sonuç değişmez. Ürken sermayeyi kimse sakinleştiremez tarih böyle yazar.

Belli güç odakları belli ittifaklarla bir şeyleri bir yerlere taşıyabilirler; bu mümkün. Ancak bunu becerebilmek de ayrı bir maharet, ayrı bir strateji bilgi ve yeteneği gerektirir. Süleyman Seba’nın zamanında denetleyebildiği bazı silahlar kullanmayı bilmeyenlerin elinde patlar. Kendi ayağını vurursun. O becerdi. Uzmandı ve becerdi ama sen beceremezsin. Çünkü hem düşmanın büyüdü hem de senin elindekiler sadece yedek şarjör asıl silahlar gitti artık. Bu nedenle bu yönetim ya da o yönetim; hiçbirşey değişmez, değişmeyecek de.

Bu durumda bizlerin nerede duracağımıza iyi karar vermemiz ve o meşhur duruşumuzu artık efsane olmaktan çıkarıp gerçekliğini kanıtlamamız lazım.

SON SÖZ: NE YAPMALI?
Burada önümüzde iki yol var. Birincisi; akıntıya bırakıp kendimizi oluruna varmak. Devam etsin aykırılarımız bağırmaya çağırmaya… Hızla değişip uyum sağlayanlar da değişmeye devam etsinler. Bırakalım işler oluruna varsın. Biz kırkayağın ayaklarına bakalım ve diğerleriyle nasıl uygun adım atmadığımızla avunalım. Ama kırkayak kendi istediği yöne doğru hızla ilerlesin. İzleyelim bakalım sahiden de iki büyük ve biz mi olacağız yoksa komplo teorisyeni gamlı baykuşlar tarihin derinliklerinde paranoyalarıyla gömülüp gidecekler mi.

Diğer bir yol ise;
Futbol zaten endüstriyelleşmiş bir olgudur. Bunu kabul ediyoruz. Bizim itirazımız halkın takımıyız diyerek ortaya çıkıp da ahlakımızı yitirmemiz tehlikesidir. Bırakalım onlar istedikleri kulvarda büyük kalsınlar. Eğer aynı oyunu bu masada onlarla oynayacaksak oynayalım ama başarı kriterlerini biz belirleyelim. Onların kurallarıyla kaybederiz bu doğal. Kendi kurallarımızla ise ancak aykırı kalmayı becerebiliriz ki karşı tarafta ki galibiyet duygusunu körelten bir etkendir bu. Onunla aynı olmadığını hissettirmek, farklılığını ortaya net ve kesin koymak sermaye piyasasında ses getirmeyecektir belki ama bir de halk var… Halklar var. Dünya halkları kendi doğal ahlakını koruyan bir Beşiktaşı endüstriyel bir marka olmaya çalışıp da ezilen bir Beşiktaş’a tercih edecektir.

Kendi ahlakımızı koruyarak endüstriyel futbol tarihine kıçı kırık bir sıra markası olarak kaydedilmek yerine halkların tarihine onun ahlak ve felsefesini endüstriyel ahlaka dayatmış en son barikat olarak yazılmak… Tercih bizim.

Reddediyoruz...

FB-Kayseri maçından sonra emin olduğum birşey vardı. Ertesi gün biz ve GS, deplasmanda oynayacağımız her iki maçı da kazanacağız. Bu zorunlu hale gelmişti çünkü FB-Kayseri maçının hakemi kendisine verilen talimatı uygularken tıpkı züccaciye dükkanına girmiş bir fil gibiydi. Perde arkasındakilerin önündeki perdeyi aralamayı bırakın neredeyse kilotlarını bile kıçlarından söküp alacak kadar hoyrat davranınca bu pisliği örtebilmek için tek bir çare kalmıştı; aynı hatalar diğer iki maçta da yapılacak ve seslerinin kesilmesi sağlanacak.

GS'nin fili ilkinden daha öküz çıktı. Rafları indirmekle kalmadı dükkanı da yıkıverdi. Ancak bu oyunu bilmeden Beşiktaş bozdu ve takke düştü kel göründü. İlk onbeş dakikada işi bitiriverince ortalıkta kıyak yapılacak bir zemin kalmadı.

Üç takımın da kazanacağı bu haftada Beşiktaş'ın zaten şansının pek olmayacağı hesabına dayanarak tasarlanan bir tezgah da böylelikle tezgahlayanların kafalarına geçti. Pisliğe ortak edilmek istenilen Beşiktaş bu lağım çukrunun üzerinden atlayarak geçince endüstriyel kıçlarının iki kanadı da açıkta kalıverdi cıscıbıl:
FB ve GS

Şimdi hayırlı uğurlu olsun iki büyük projeniz. Bu iki büyüğün aslında genel helaların fiyat tabelalarında yazan anlamda "Büyük" oldukları belli oldu. Fiyatları da karşılarında yazıyor.

Lige gelinirse...

Bu ligin iki şampiyon adayı vardır artık. Beşiktaş ve Sivas. Lig bitiminde bu ikisinden üstte olan lig şampiyonudur.

Artık şerefli ikincilikler devri kapanmıştır. Bu tarihten itibaren "Şerefli üçüncülükler" devri başlamıştır.

Ve biz asla endüstriyel futbol kartelinin sıçtığı büyük olmayacağız.
REDDEDİYORUZ!

Beşiktaş taraftarı olmak...

Taraftar konusunu biraz deşelemek istiyorum arkadaşlar. Biliyorum, biraz netameli (tekinsiz) bir konu ancak son yıllarda, özellikle Beşiktaş taraftarı olarak belli kavramlar üzerinde yoğun bir belirsizlik içerisine girdiğimizi düşünüyorum. Birer taraftar olarak tek tek ve bir merkezin etrafında birikmiş bir kitlenin parçası olarak gerek yüzümüzü döndüğümüz merkezle ve gerekse içinde yer aldığımız kitlenin bütünüyle olan ilişkilerimizin, algılarımızın, görev ve haklarımızın yeniden tanımlanması gerekiyor. Öyle ki artık ne olduğumuzu, ne olmamız gerektiğini bilmemiz, anlamamız ve ona göre davranmamız sanki şart oldu.

Önce bilinen klasik tanım ve söylemleri hızla atlayalım. Taraftar şudur,budur; Beşiktaşlılık şöyledir, biz buyuz, onlar budur kalabalığından sıyrılalım ve öyle bir bakalım.

Beşiktaş’ın şöyle böyle kabaca 10 ile 15 milyon civarında bir taraftar kitlesine sahip olduğunu biliyoruz. Diğerlerinden öne çıkan birtakım nitelikleri onu diğerlerine göre biraz daha farklı kılıyor ve bununla da övünüyoruz. Nedir bunlar?

Bir kere söylemleri, sloganları ve söylediği tribün şarkılarıyla-marşlarıyla (Lütfen beste demeyelim şunların hepsine) en yaratıcı taraftar kitlesi olduğu yönünde neredeyse ulusal bir mutabakat (fikir birliği) mevcut. Tribünlerinde en fazla sesi çıkarmasıyla da ünlüdür Beşiktaş taraftarı. Ayrıca futbol dışı sosyal konulara da son derece duyarlı ve kısmen de olsa “Sol” bir söylem geliştirmiş, kendilerini “Halk” ve takımlarını da dolayısıyla “Halkın Takımı” olarak nitelendirmişlerdir. Kitlelerin yoğun olarak odaklandığı her ortama sızmak ve kendisine kitle tabanı yaratmak isteyen faşizmin bu yöndeki çabalarına da yüz vermemiş ve içerisinde barındırmamayı başarmıştır. Peki biz bunları nereden biliyoruz? 10-15 milyonluk bir kitle olarak periyodik taraftar toplantıları mı yapıyoruz? Tavrımızı belirleyen bu özellikleri kimler ve nerelerde belirliyor da bizler bunları kabullenip uygulamaya geçiyoruz? Bu işin pratiği nedir?

Bu işin pratiği 35 bin kişilik İnönü Stadyumudur. Dillere destan Beşiktaş taraftarını somut olarak görebilmenin, onları izleyebilmenin, ne dediklerini anlayabilmenin tek kaynağı İnönü Stadyumunda senede belki 20 kez toplanan 30-35 bin kişinin medyaya yansıyan ses ve görüntülerinden ibarettir. Biraz daha daraltırsak o 35 bin kişilik kitleyi yöneten İnönü Stadyumu kapalı tribünüdür. Daha da daraltırsak İnönü Stadyumu kapalı tribünlerinin ortasında yer alan ve adına “Kutu” denilen birkaç bin kişilik bir bölge ve orada toplanan o birkaç bin kişidir. O birkaç bin kişi de kendilerine “Çarşı” diyen Beşiktaş semtinin çocuklarından ibaret bir taraftar grubudur. Onlara göre Çarşı bir ruhtur. Beşiktaş’ın cesur kalbidir. Herkes Çarşı olamaz onlara göre ancak herkes Çarşıya saygı ve sempati besleyebilir, onların ardından ve onların yönlendirmeleriyle belirlenmiş slogan ve şarkılara eşlik edebilirler. Onların tesbit ettiği organizasyonları disiplin içerisinde uygulayarak görsel ve işitsel şovlar yaratabilirler. Geride kalan milyonlarca “Çarşı olmayan…Olamayan” Beşiktaş taraftarı da kendilerini taraftarlığın somut pratiği olan stadyumlarda layıkiyle temsil eden bu taraftar grubunun yönlendirdiği eylem ve söylemleri seyredip mutlu olurlar, gururlanırlar…
Milyonların kendilerini hayatın somut pratiğinde temsil edebilmesinin pratik yolu budur zaten ki olması gereken de budur; eğer ki taraftar olarak başkaca bir niyetiniz yok ise.

Milyonları temsil etme sorumluluğuyla donanmış (Ya da bu sorumluluk üstüne yıkılmış) bu tür öncü güçleri bekleyen bazı tehlikeler vardır. Sosyal tarihte bunun örnekleri sıkça görülür. Nedir bunlar?
Nisbeten hayatın zorlamasıyla doğan ve gelişen öncünün temel gücü çabuk karar verip hızlı hareket edebilmesi ise temel zaafı da örgütlenme ve iktidar sorunudur. Eğer ki temel zaafını halletmeden gücünü kullanmaya kalkışırsa o gücün yöneleceği hedeflerin neler olabileceği konusunda ki iradesini de kullanmakta oldukça zorlanır. Bu da ya iktidarı ilk yönelttiği hedeflere teslim etmeye ya da iç çatışmalara ve çözünmeye yol açabilir ki yok oluş sürecinin başlangıcı da budur. Bunun için ilk çare liderlik sorununun halledilmesidir. Pop yıldızı gibi oramıza buramıza astığımız Che Guevara örneğini o güzel posterinin ardına geçerek incelemeyi becerebilirsek ne demek istediğimi daha iyi anlayabiliriz. Sağlam (Bizim sağlam değil bu) bir fikir temelinde sağlam bir liderlik ile öncülerin kitleleri alıp nerelere taşıyabileceğinin örnekleri işte o posterin arkasındadır. Gidin ve bakın derim ben.

Felsefe düşünsel altyapıdır ki biz buna sahibiz. Bu çok değerli bir mücevherdir. Emin olun ki herkeste bulunmamaktadır. Yalnız, bu değerli mücevheri işlemesini becerip de gözler önünde sergileyemezsek, ardı boş, hamasi gevezelikler (çoğunlukla yapmaya başladığımız gibi) ve düşünsel sapmalar ve de gürültülü bir parçalanma süreciyle boyun eğmeye kadar varacaktır.

Bütün bu lafları niye ediyorum? Şu anda bizim yaşadıklarımız işte bunlardır. Madenimizdeki ham cevheri çıkarıp şöyle bir kolumuza sürterek parlattık. Bu parlaklık ilk başlarda herkesin gözünü aldı almasına da şimdi onu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. O cevheri işleme ve sahip olma yönünde ortaya atılan fikir ve projeler saçma sapan, aptal şampiyonluk kuyruğu kavgalarıyla…
Konuyla hiçbir ilişkisi olmayan zavallı birkaç işçinin (futbolcularımızdan söz ediyorum) yeteneklerine küfürler sıralamakla… Yetmedi birbirimizle iktidar ve “az bağırdın-çok bağırdın” mücadeleleriyle…
Karşı olduğumuzu haykırmayı pek de sevdiğimiz endüstriyelleşmenin ne menem bir halt olduğunu dahi anlamak zahmetine katlanmadan formalarımızın markasından lisanslı ürünlerin fiyatlarına, stadyumun tuvaletlerinden (sanki onlar pis olarak inşa edilmişler gibi) girip sandviç büfelerine kadar bir vandalizm rüzgarı yaratmakla…
Kapalının üstünün ne kadar kapalı olduğu, desibeli artırmaya yetip yetmeyeceği ve beton yorgunluğu gibi bilimsel! argümanlarla sermayenin değirmenine su taşıma kuyrukları oluşturmakla sulandırılıp etkisizleştirilme tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Hepimizin ortak sevdası olan Beşiktaş’ımızı seveceğiz derken, onu alıp kimselerin ulaşamayacağı mertebelere yerleştireceğiz derken, bizim sevdamız bütün halkın sevdası olacak derken bir de bakmışız ki endüstriyel futbol “Eros” pusunun okları bizzat kendimize dönmüş ve sıkıp durmakta.

Bir de bakmışız ki artık biz sadece kendimizi sever olmuşuz. Bu sevdamızı birbirimize ispat kavgasını yerlerde sürünen Beşiktaşlılık değerlerinin üzerinde acımasızca tepinerek sürdürmekteyiz. Bu kavga sonunda elimizde kalacak olan sadece ve sadece “Bizim Beşiktaş’ ımızın” ezilmiş cenazesi ve “Onların Beşiktaşının” gürbüz bebeği olacak.

Sözünü ettiğim tehlikeler bunlar.

Son söz:
Beşiktaşlılık bir ruhtur.
O ruhu yüceltmeye muktedir olan tek güç bu ruhu içlerinde saf ve katıksız olarak taşımayı becerenlerin örgütlenmiş gücüdür.
Bu ruh sarhoş naralarıyla kan dökerek, onu bunu yıkarak değil sahip olduğu değerlerin neferi gibi çalışmaya bir yerleri sıkanların ruhudur.
Yapılması gerekenler ortadadır.
Yapılması gerekmeyenler daha bir ortadadır.
Beşiktaş taraftarı olabilmemiz için önce ortada bir Beşiktaşın olması gerekiyor.
Sadece Beşiktaşın…

İki felsefe; İki örnek figür...

Hep dediğim bir şey vardır benim. Beşiktaşlılığı, Fenerbahçeliliği ve Galatasaraylılığı salt takım tutmak sevdasının ötesinde görürüm; bunların aynı zamanda toplumumuzda yaygın üç temel felsefeyi de ifade ettiğini, meseleye bu açıdan bakmanın toplumumuzu daha iyi analiz edebilmenin bir yöntemi olabileceğini savunurum. Tabii ki bunlar birer şablondur. Tek tek her figür bu şablonlarla birebir uyum sağlayamayabilir. Bunlar zaman zaman kafamızı karıştırsalar da duruma daha genel düzeyde bakıldığında gerçeği daha net görebiliriz. Örneğin Beşiktaşlı olduğunu söylediği halde Beşiktaşlılık şablonunun -ki biz buna genel olarak “duruş” diyoruz- az ya da çok dışına taşan ve bizleri utandıranlar olduğu gibi, neden Fenerbahçeli ya da Galatasaraylı olduklarını anlamakta zorlandığımız çok tanıdığımız, eşimiz-dostumuz vardır etrafımızda. İşte bu tür taşmalar yüzünden sınır çizgilerinin flulaştığı bu temel alanları kuşbakışı baktığımızda daha net görebiliriz. Bunun için simgelere, örnek kişiliklere bakmak gerekiyor.

Bir televizyon kanalında bir spor programı.
Galatasaray’ın Başkanı yeni seçilmiş ve Abdürrahim Albayrak’ın son anda nasıl ve neden devre dışı bırakıldığı konuşuluyor. Programın sunucusu, A.Albayrak’ın istenmeme nedeni olarak yönetim içerisinde ki “Beyaz Türkler” olarak nitelediği birkaç kişinin züppeliğini görüyor ve halkın A.Albayrak’ı çok sevdiğini ve de istediğini ama kendisinin halk tipi, dil bilmez, oturup kalkmaktan bihaber, kıro, maganda birisi olarak görülmesi nedeniyle Galatasaray yöneticiliğine layık görülmediğinden dem vuruyor. Albayrak’ın nitelikleri hakkında ki bu argümanlar tartışılabilir elbette ama mesele o değil. Asıl mesele “Gerçek” bir Galatasaray’lının bakış açısını tam olarak yansıtan Osman Tanburacı’nın şu tavrıdır:
“Ne halkı kardeşim!.. Banane halktan… Burası Galatasaray… Yönetici olabilmenin belli nitelikleri, ilkeleri vardır. Halk işine bakacak…”

Galatasaraylılık budur!..

İkinci örnek, tarih olarak biraz eski olsa da tavır son derece güncel.
Burada da kahramanımız! Gerçek Fenerbahçeli bir gazeteci-yazar olan Emre Aköz.
Bu zat-ı muhterem, geçmişte Fenerbahçe’nin Manchester United ile deplasmanda oynayacağı bir maç öncesi köşesinden Fenerbahçeli futbolculara verdiği müthiş! Tavsiye ile Fenerbahçelilik felsefesinin temel ipuçlarından birini de veriyor bizlere. Şöyle diyor maç öncesi köşesinde:
“ Efendim, bu adamların en tehlikeli yıldızı şu anda M.Rooney. Bu genç oyuncunun kendinden oldukça yaşlı kadınlara olan düşkünlüğü İngiliz basınında bolca yer aldı geçenlerde. Kendisinin yaşlı fahişelerle yaptığı alemler dillere düştü. Bu gibi durumlar için İngilizlerin bir sözü vardır. Bu tür kişilere “Mother F…..r” derler (Kendisi bu sözü yazısında açık seçik kullanmıştır). Çok ağır ve aşağılayıcı bir küfürdür emin olabilirsiniz. Şimdi Fenerbahçeli futbolculara tavsiyem; maç esnasında Rooney’e her yaklaştıklarında –Ama hakeme asla hissettirmeden- sürekli bu sözü söylerlerse kesinlikle sinirlenip oyundan düşecek ve büyük bir ihtimalle de kırmızı kart görecektir. Bu da benden bir katkı olsun Fenerbahçemize.”

Fenerbahçelilik de budur!..

Son olarak da R.Carlos’un İspanyol gazetecilere yaptığı şu açıklamanın yorumunu da sizlere bırakıyorum; ben yoruldum.

Fenerbahçe'nin Ronaldinho'yu almak istediğini belirten Carlos,:
''Büyük bir kulüp yaratmak isteyen bir başkanımız var. Çok fazla parası var. Başkan bize kötü dönem geçirdikleri zamanlar olduğunu da söyleyerek, şöyle demişti;
‘Bak şimdi Real Madrid'in bütçesi ne kadar, 300 milyon Euro. Manchester United aynı şekilde zengin, ama Fenerbahçe'de harcamak için 180 milyon Euromuz var. Her şeyi yaptığınız için burada olduğunuzu sanıyorsanız hepiniz yanılıyorsunuz. Eğer herkesi kovmam gerekiyorsa bunu yaparım ve şu anda dünyanın en iyilerini getiririm.’
Böyle bir başkanımız var işte."

 
Hakan Kirezci - Templates para novo blogger