Tips Memilih Reksa Dana REIT
-
Tips Memilih Reksa Dana REIT - Memilih investment trust real estate
(REITs), atau reksa dana REIT, biasanya didasarkan pada sejumlah faktor.
Ini dapat term...
Bahattin Baba Filistin direnişinde
Gönderen hakan kirezci zaman: 19:30 0 yorum
Etiketler: Bahattin baba, filistin, halkın takımı
Muse...(Halkın Takımı Dergi 4. sayıdan)
22 Aralık 2008 Pazartesi
Güzel sanatların dokuz perisinden birinin adıdır Muse… Namı-diğer ilham perisi.
Müze kelimesi batı dillerine buradan gelmiştir. Sanatçıların en çok ihtiyaç duydukları ilhamı, Türkçesi esini taşımakla görevlidir Muse. Hepsine yetişemez elbette; bazen geç kalır, bazen ise hiç gelmez. Yaratma sürecinde çekilen doğum sancılarının sebebi işte hep bu geç kalmalardır. Bir kez geldimiydi ise ellemeyin gisin artık. Ortaya çıkan eserlere çoğu zaman sanatçının kendi bile şaşar.
Muse sadece yetişemediğinden değil bazen de bilerek gelmez. Bunun sebebi taşıyacağı ilhamın beslenip büyüyeceği bir kaynak bulamamasıdır. Öyle ya, al şu ilhamı ne yaparsan yapla olmuyor işler. Bir kaynağa ihtiyaç vardır; esin kaynağına. Öyle ki o kaynaktan gelip oradan beslenip büyüyecektir sanat eseri yoksa ölü doğum olur ki örnekleri fazla aramaya gerek yok; mezarlığın üzerinde oturuyor insanlık.
Bir de ilham kaynağının niteliği önemlidir tabii. Bir sanatçının hedef olarak seçtiği kaynak kendinden beslenen sanatçının yaratacağı eser üzerinde son derece belirleyicidir.
Bunca lafı neden ettim? Anlatayım;
Bu şarkıcı-besteci taifesinin bir merakı vardı bir zamanlar, belki hala vardır bilmiyorum. İsterler ki bir şarkıları futbol stadyumlarının tribünlerinde taraftarın ağzında slogan olsun. Ajda Pekkan’ın meşhuur “dert ortağım benim, biricik sevgilim, söyle senden başka kimim var benim” şarkısı artık tribün klasiği sayılır. Bir başka klasik de rahmetli Yıldırım Gürses’in “son mektup” şarkısıdır; hani, “Beşiktaş’ım, sen çok yaşa, canım feda olsun sana” diye söylediğimiz şarkı. Türküler de çoktur böyle klasikleşen. En önemlileri olarak “fincanı taştan oyarlar…” diye başlayıp gideni veya “Dere geliyor dere yalelel yaalelel…” in modifiye edilmişi sayılabilir. “Neslin deden, ceddin baban…” diye başlayan mehter marşı da tribünlerde pek bir mutena yere yerleşmiş ve halen de orada durmaktadır. Böyle saymaya kalksak çook bulunur da aklıma gelenler ilk ağızda bunlar.
Fenerbahçe’li sanatçılar ise nedendir bilinmez hep yabancı kültürlerden esinlenirler bu iş için. En tutulan marşları “Yaşa Fenerbahçe” bir İspanyol şarkısıdır. “Il Viva Espana”… Yüzüncü yılarında ise Kıraç nam bir vatandaş, her ne hikmetse, aklında kaldığı kadarıyla Mikis Theodorakis’in ölümsüz 1 Mayıs marşını allayıp pullayıp salıvrmiştir Saracoğlu’nun tribünlerine dipten dipten; domates sular gibi. E tutmuş da iyi mi?... Hayırlı olsun.
Kayahan namıyla maruf bir besteci-şarkıcı var bilirsiniz. İyi kötü birşeyler beceremiş yetenekli bir bestecidir diyebilirim kendimce; ben sevmem ama inkar da etmem iyi işleri. Bu arkadaş da andığımız sebeplerden dolayı hem de tam, sıkı taraftarı olduğu Galatasaray’ın bir şampiyonluğunun ardından bir şarkısını piyasaya sürüverdi. “Bir-ki-üç-dört- eller şampiyon maaşallah…” gibi birşeydi. Amaç belli artık. Galatasaray tribünleri de kendisini yanıltmayıp bu ilginç şarkıyı dillerine dolayıverdiler hemen. İlham Kaynağı Galatasaray olunca ortaya çıkan şarkı işte böyle bir şey. (Erol Evgin’le ilgisi yok bu dediğimin)
Aynı Kayahan gazı aldı ya, bu kez ertesi seneyi gözlemeye başladı hemen. Tesadüfe bakındı hele… O sene de bizim yani Beşiktaş’ımızın yüzüncü yılıydı. Üstüne üstlük Beşiktaş bir de şampiyon olmasın mı? (olsun tabii yav). Bu yeni kaynaktan ilhamını alan Kayahan kardeş yapıveriyor bestesini; “Bizimkisi bir aşk hikayesi, siyah-beyaz film gibi biraz…”
* * *
Dediğim gibi Muse görevini yapar ve sanatçının ihtiyaç duyduğu ilhamı ona getirir ama önemli olan o ilhamın kaynağıdır dedik. Buyurun, bu iki şarkı arasındaki farklara göre kararı kendiniz verin şunlardan hangisi daha önemlidir. Söyleyen miii, söyleten mi?…
Muse sadece yetişemediğinden değil bazen de bilerek gelmez. Bunun sebebi taşıyacağı ilhamın beslenip büyüyeceği bir kaynak bulamamasıdır. Öyle ya, al şu ilhamı ne yaparsan yapla olmuyor işler. Bir kaynağa ihtiyaç vardır; esin kaynağına. Öyle ki o kaynaktan gelip oradan beslenip büyüyecektir sanat eseri yoksa ölü doğum olur ki örnekleri fazla aramaya gerek yok; mezarlığın üzerinde oturuyor insanlık.
Bir de ilham kaynağının niteliği önemlidir tabii. Bir sanatçının hedef olarak seçtiği kaynak kendinden beslenen sanatçının yaratacağı eser üzerinde son derece belirleyicidir.
Bunca lafı neden ettim? Anlatayım;
Bu şarkıcı-besteci taifesinin bir merakı vardı bir zamanlar, belki hala vardır bilmiyorum. İsterler ki bir şarkıları futbol stadyumlarının tribünlerinde taraftarın ağzında slogan olsun. Ajda Pekkan’ın meşhuur “dert ortağım benim, biricik sevgilim, söyle senden başka kimim var benim” şarkısı artık tribün klasiği sayılır. Bir başka klasik de rahmetli Yıldırım Gürses’in “son mektup” şarkısıdır; hani, “Beşiktaş’ım, sen çok yaşa, canım feda olsun sana” diye söylediğimiz şarkı. Türküler de çoktur böyle klasikleşen. En önemlileri olarak “fincanı taştan oyarlar…” diye başlayıp gideni veya “Dere geliyor dere yalelel yaalelel…” in modifiye edilmişi sayılabilir. “Neslin deden, ceddin baban…” diye başlayan mehter marşı da tribünlerde pek bir mutena yere yerleşmiş ve halen de orada durmaktadır. Böyle saymaya kalksak çook bulunur da aklıma gelenler ilk ağızda bunlar.
Fenerbahçe’li sanatçılar ise nedendir bilinmez hep yabancı kültürlerden esinlenirler bu iş için. En tutulan marşları “Yaşa Fenerbahçe” bir İspanyol şarkısıdır. “Il Viva Espana”… Yüzüncü yılarında ise Kıraç nam bir vatandaş, her ne hikmetse, aklında kaldığı kadarıyla Mikis Theodorakis’in ölümsüz 1 Mayıs marşını allayıp pullayıp salıvrmiştir Saracoğlu’nun tribünlerine dipten dipten; domates sular gibi. E tutmuş da iyi mi?... Hayırlı olsun.
Kayahan namıyla maruf bir besteci-şarkıcı var bilirsiniz. İyi kötü birşeyler beceremiş yetenekli bir bestecidir diyebilirim kendimce; ben sevmem ama inkar da etmem iyi işleri. Bu arkadaş da andığımız sebeplerden dolayı hem de tam, sıkı taraftarı olduğu Galatasaray’ın bir şampiyonluğunun ardından bir şarkısını piyasaya sürüverdi. “Bir-ki-üç-dört- eller şampiyon maaşallah…” gibi birşeydi. Amaç belli artık. Galatasaray tribünleri de kendisini yanıltmayıp bu ilginç şarkıyı dillerine dolayıverdiler hemen. İlham Kaynağı Galatasaray olunca ortaya çıkan şarkı işte böyle bir şey. (Erol Evgin’le ilgisi yok bu dediğimin)
Aynı Kayahan gazı aldı ya, bu kez ertesi seneyi gözlemeye başladı hemen. Tesadüfe bakındı hele… O sene de bizim yani Beşiktaş’ımızın yüzüncü yılıydı. Üstüne üstlük Beşiktaş bir de şampiyon olmasın mı? (olsun tabii yav). Bu yeni kaynaktan ilhamını alan Kayahan kardeş yapıveriyor bestesini; “Bizimkisi bir aşk hikayesi, siyah-beyaz film gibi biraz…”
* * *
Dediğim gibi Muse görevini yapar ve sanatçının ihtiyaç duyduğu ilhamı ona getirir ama önemli olan o ilhamın kaynağıdır dedik. Buyurun, bu iki şarkı arasındaki farklara göre kararı kendiniz verin şunlardan hangisi daha önemlidir. Söyleyen miii, söyleten mi?…
Bahattin Baba sahaya... Üçlü çektir kartala...
5 Aralık 2008 Cuma
Gönderen hakan kirezci zaman: 22:27 0 yorum
Etiketler: Bahattin baba, Beşiktaş, halkın takımı, inönü, üçlü
Futbol ve düşmanlık
20 Kasım 2008 Perşembe
İşin özü ikisi de bir birine zıt ifadelerdir.
Oysa spor en ilkel saldırgan tutumu bertaraf edebilmenin yolu değilmiydi?
Peki günümüzde bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan bu holigan anlayış ne ister ?
Oyunu görmez, onun asıl derdi rakip takım taraftarlarının bulunduğu tribünlerdir. Orayı adeta bir savaş alanı olarak görür. Rakip takım taraftarlarının varlığı bile onun için kabul edilemezdir. Hiçbir zaman yalnız değildir. Vurucu kırıcı her türlü teçhizata sahiptir. Tuttuğu takıma her koşulda bağlı olduğunu haykıran bir holigan için asıl önemli olan rakip taraftarlarla kavga etmek ve etrafı kırıp dökmektir. Sıradan bir holiganın en ürkütücü yanı ise, bir maçın kazanılması için her yolu meşru görebilmesidir.
Futboldan sadece görsel bir zevk değil, aynı zamanda psikolojik bir tatmin de bekler. Kendisini takımın bir parçası olarak görür. Taraftar psikolojisi çok farklı bir ruh dünyası yaratmaktadır. Bunun sosyal yaşamdaki bazı başarısızlıklarla da ilgisi vardır. Gündelik hayatta başarısız olan birey, toplum içinde kendisine sağlayamadığı statüyü tribünde bağırarak tesis etmeye çalışır.
Araştırmalarda 1950’lerden günümüze “futbol fanatizmi” diye tanımlanan holiganizmin yükselişinin nedenleri şu şekilde sıralanıyor:
1- İşçi sınıfının “kaba” ve “saygın” diye tanımlanan kesimlerinin hem kendi içinde hem de karşılıklı ilişkilerinde görülen yapısal değişimler.
2- Gençlere yönelik “boş zaman pazarı”nın yükselişi.
3- Genç taraftar gruplarının yurt içi ve yurt dışı maçlarına gitme talep ve imkanlarındaki artış.
4- Futbolun yapısal boyutunda ve kulüp – taraftar ilişkilerinde meydana gelen değişiklikler.
5- Kitle iletişim araçlarının yapı ve işleyişindeki hızlı değişim.
6- Tabloid basının yükselişi.
7- Gençlere yönelik işgücü pazarının gerçek anlamda çöküşü.
Futbol fanatizminde şiddeti tetikleyen başlıca unsurlar şöyle sıralanıyor:
1- Gazetelerdeki kışkırtıcı haberler
2- Gazeteci ve Kameramanların tutumu
3- Aşırı alkol kullanımı
4- Tahrik
5- Taraftarları etkileyen bazı politik gruplar
6- Polisin taraftarlara yönelik sert tutumu
7- Bilet satış ve dağıtımının yarattığı sorunlar
8- Statlardaki düzensiz ve eşitsiz yerleşimin yarattığı sorunlar.
Düşmanlıkların son bulması için yapılan spor karşılaşmalarının geldiği son durum maalesef bu.
Evet, biz Resmi Kurumların almış olduğu karar sonucu, Bursa maçına gitmedik bir diğer ifadeyle gidemedik.
Ya gitseydik…
Olabilecekleri tahmin etmek zor olmasa gerek bu nedenle böyle bir karar çıkmış.
Esasında iyide olmuş diyebiliriz.
Ancak; çözüm mü ? Nereye kadar, düşmanlık sürecek.
Bursaspor’un taraftar grubu Teksas’lı kardeşlerimiz henüz bazı şeylerin farkında değil herhalde.
Yapabildikleri; A.Gücü taraftarlarıyla birlikte hareket ederek bir nevi gençliğin verdiği heyecanla macera yaşamaya çalışmak.
Halbuki Beşiktaş camiası dünyanın dört bir yanında bilinen, geçmişte yaptıkları gıpta izlenen büyük bir güce sahiptir.
Bizim durgunluğumuz kimseyi aldatmasın, altında yatan nedenleri ancak bu kavgaları yaşayanlar bilir.
Şu anda bizim gençliğimizin de kanı kıpır kıpır her an bir şeyler yapmaya yaşatmaya müsait olmasına karşın bu arkadaşları devamlı sakin olmaya davet ediyoruz.
Gençlerimiz sadece İstanbul da değil;
Trabzon, Antalya, İzmir, Van, Bursa ve Ankara dahil Ülkemizin her tarafında ve diğer Ülkeler de her şeyi yakından takip ederek tepki gösteriyor.
Yani, bir iki kente sıkışmış bir camia değiliz.
Nereye kadar zapt-edebiliriz doğrusu kimse bilemiyor.
Ola ki; bir olay meydana geldi, hangi taraftan olursa olsun bir kişinin zarar görmesi bizi üzer.
Bursaspor’lu yada Ankaragüç’lü bir kardeşimizin burnunun kanaması beni de yaralar.
Bizler sorumluluk sahibi insanlarız, ağzımızdan çıkacak kelimeleri dikkatli sarf etmek zorundayız.
Herhangi bir şekilde zarar gören bir gencin anne yada babasına ne diyeceğiz arkadaşlar, gözyaşı sadece gözlerden akan tuzlu sudan ibaret değildir, ateş düştüğü yeri yakar.
En yakınımızda duran sonuç ortada; Karşıyaka’lı kardeşimizi ne uğruna kaybettik.
Aksini düşünen varsa; bunun hesabını hem bu dünyada hem de öbür dünyada nasıl vereceğini iyi hesaplamalı; çünkü karşılıksız kalmayacağı aşikardır.
Gelin; Dostluk ve Barış elini uzatalım, kırgınlıkları tartışmaları bir kenara bırakalım. Suçlu aramaktan vazgeçelim.
Hiçbir ana-baba gözyaşı dökmesin.
Yılmaz YILGIN

Oysa spor en ilkel saldırgan tutumu bertaraf edebilmenin yolu değilmiydi?
Peki günümüzde bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan bu holigan anlayış ne ister ?
Oyunu görmez, onun asıl derdi rakip takım taraftarlarının bulunduğu tribünlerdir. Orayı adeta bir savaş alanı olarak görür. Rakip takım taraftarlarının varlığı bile onun için kabul edilemezdir. Hiçbir zaman yalnız değildir. Vurucu kırıcı her türlü teçhizata sahiptir. Tuttuğu takıma her koşulda bağlı olduğunu haykıran bir holigan için asıl önemli olan rakip taraftarlarla kavga etmek ve etrafı kırıp dökmektir. Sıradan bir holiganın en ürkütücü yanı ise, bir maçın kazanılması için her yolu meşru görebilmesidir.
Futboldan sadece görsel bir zevk değil, aynı zamanda psikolojik bir tatmin de bekler. Kendisini takımın bir parçası olarak görür. Taraftar psikolojisi çok farklı bir ruh dünyası yaratmaktadır. Bunun sosyal yaşamdaki bazı başarısızlıklarla da ilgisi vardır. Gündelik hayatta başarısız olan birey, toplum içinde kendisine sağlayamadığı statüyü tribünde bağırarak tesis etmeye çalışır.
Araştırmalarda 1950’lerden günümüze “futbol fanatizmi” diye tanımlanan holiganizmin yükselişinin nedenleri şu şekilde sıralanıyor:
1- İşçi sınıfının “kaba” ve “saygın” diye tanımlanan kesimlerinin hem kendi içinde hem de karşılıklı ilişkilerinde görülen yapısal değişimler.2- Gençlere yönelik “boş zaman pazarı”nın yükselişi.
3- Genç taraftar gruplarının yurt içi ve yurt dışı maçlarına gitme talep ve imkanlarındaki artış.
4- Futbolun yapısal boyutunda ve kulüp – taraftar ilişkilerinde meydana gelen değişiklikler.
5- Kitle iletişim araçlarının yapı ve işleyişindeki hızlı değişim.
6- Tabloid basının yükselişi.
7- Gençlere yönelik işgücü pazarının gerçek anlamda çöküşü.
Futbol fanatizminde şiddeti tetikleyen başlıca unsurlar şöyle sıralanıyor:
1- Gazetelerdeki kışkırtıcı haberler
2- Gazeteci ve Kameramanların tutumu
3- Aşırı alkol kullanımı
4- Tahrik
5- Taraftarları etkileyen bazı politik gruplar
6- Polisin taraftarlara yönelik sert tutumu
7- Bilet satış ve dağıtımının yarattığı sorunlar
8- Statlardaki düzensiz ve eşitsiz yerleşimin yarattığı sorunlar.
Düşmanlıkların son bulması için yapılan spor karşılaşmalarının geldiği son durum maalesef bu.
Evet, biz Resmi Kurumların almış olduğu karar sonucu, Bursa maçına gitmedik bir diğer ifadeyle gidemedik.
Ya gitseydik…
Olabilecekleri tahmin etmek zor olmasa gerek bu nedenle böyle bir karar çıkmış.
Esasında iyide olmuş diyebiliriz.
Ancak; çözüm mü ? Nereye kadar, düşmanlık sürecek.
Bursaspor’un taraftar grubu Teksas’lı kardeşlerimiz henüz bazı şeylerin farkında değil herhalde.
Yapabildikleri; A.Gücü taraftarlarıyla birlikte hareket ederek bir nevi gençliğin verdiği heyecanla macera yaşamaya çalışmak.
Halbuki Beşiktaş camiası dünyanın dört bir yanında bilinen, geçmişte yaptıkları gıpta izlenen büyük bir güce sahiptir.
Bizim durgunluğumuz kimseyi aldatmasın, altında yatan nedenleri ancak bu kavgaları yaşayanlar bilir.
Şu anda bizim gençliğimizin de kanı kıpır kıpır her an bir şeyler yapmaya yaşatmaya müsait olmasına karşın bu arkadaşları devamlı sakin olmaya davet ediyoruz.
Gençlerimiz sadece İstanbul da değil;
Trabzon, Antalya, İzmir, Van, Bursa ve Ankara dahil Ülkemizin her tarafında ve diğer Ülkeler de her şeyi yakından takip ederek tepki gösteriyor.
Yani, bir iki kente sıkışmış bir camia değiliz.
Nereye kadar zapt-edebiliriz doğrusu kimse bilemiyor.
Ola ki; bir olay meydana geldi, hangi taraftan olursa olsun bir kişinin zarar görmesi bizi üzer.
Bursaspor’lu yada Ankaragüç’lü bir kardeşimizin burnunun kanaması beni de yaralar.
Bizler sorumluluk sahibi insanlarız, ağzımızdan çıkacak kelimeleri dikkatli sarf etmek zorundayız.
Herhangi bir şekilde zarar gören bir gencin anne yada babasına ne diyeceğiz arkadaşlar, gözyaşı sadece gözlerden akan tuzlu sudan ibaret değildir, ateş düştüğü yeri yakar.
En yakınımızda duran sonuç ortada; Karşıyaka’lı kardeşimizi ne uğruna kaybettik.
Aksini düşünen varsa; bunun hesabını hem bu dünyada hem de öbür dünyada nasıl vereceğini iyi hesaplamalı; çünkü karşılıksız kalmayacağı aşikardır.
Gelin; Dostluk ve Barış elini uzatalım, kırgınlıkları tartışmaları bir kenara bırakalım. Suçlu aramaktan vazgeçelim.
Hiçbir ana-baba gözyaşı dökmesin.
Yılmaz YILGIN
Gönderen hakan kirezci zaman: 00:11 0 yorum
Etiketler: Beşiktaş, çarşı, endüstriyel futbol, halkın takımı



