Halkın Takımı Dergi 2.Sayı (Yumurtakafa YILMAZ)

31 Ağustos 2008 Pazar

Nasıl olmalı?..

Ne oldu da böyle oldu ?
Nerede hata yapıldı ?
Sorular ve sorular…
Kimimiz -ki bende dahil- ilk duyduğumuzda inanmak istemedik.
Birçoğumuz üzüldük.
Kimisi de sevindi.
İşte bu sevinenler kimdi ki bu olay onlar mutlu kıldı?
Bir tarafta üzgün çoğunluk, diğer tarafta mutlu olduğundan emin olmayan şaşkın azınlık.
Uzun süredir yazılarımda birlik ve beraberlik mesajları veriyorum ama nafile; hatalı kararlar ve kendiliğindenci tutumlar, süre içinde semtteki arkadaşlar arasında yorgunluk hissiyatını ön plana çıkardı ve…

Nedir bu kendiliğindenci tutum ?
Bu konuyu aydınlatmak için çArşı’yı çArşı yapan kapışmaların yerine barış sürecinden sonraki süreci değerlendirmek daha doğru olur.
Barış süreci sonrası semtteki arkadaşlara sunulan “kahraman” bakış açısı sulandırılarak piyasa yapmaya çalışıldı. çArşı kurucuları aktif toplumsal sorunlara kimi zaman ciddi kimi zaman da esprili yaklaşımlar sergilemek ile meşgul iken, görevi devralacak bazı genç arkadaşlar farklılaşmaya başladı. çArşı’nın yapısı gereği paylaşımcılık ruhu gençliğin içinde “kolaycılık” olarak yerini aldı.
Hayatında alınteri dökerek para kazanmayanlar çArşı liderliklerine soyundu; üstelik “sol” kimlik taşıdığını iddia ederek.
2002-2003 sezonunda tepkisel olarak gelişen bu kolaycı anlayışı tasfiye ederek, derneğin bu tür şeylere alet edilmemesi için kapanmasına karar verdik.
Alen’ in ifade ettiği gibi “aslolan BEŞİKTAŞ’tır, çArşı asla şerefli kulübümüzün önüne geçemez. Nitekim BEŞİKTAŞ olmasa çArşı asla olamazdı.” düşüncesinin ne kadar doğru olduğunu hep birlikte kamuoyu ile paylaştık.
Bizde biliyoruz, herkesin kendine göre bir BEŞİKTAŞ sevgisi vardır. Milliyetçi, asi, inançlı, ateist veya sosyalist… Sıralanır gider. Oysa çArşı, herkese her şeye göre biçimlenemez; kendi gerçeklikleri vardır. Asi bir ruhu ve insanlara sunulması gereken, taşıdığı sosyal sorumlulukları vardır.
Biz değil miydik kutsal değerlerimize hakaret ettiği için Danimarka’yı uyaran.
Biz değil miydik Filistin’li kardeşlerimizin çektiği ızdırabı paylaşan.
Biz değil miydik insanlarımızın kanser illetiyle hayatını kaybetmesine yol açan çirkinliklere tepki koyan.
Biz değil miydik 17 Ağustos felaketinden sonra unutulan gerçeklere karşı hala önlem almayanları protesto eden.
Biz değil miydik savaşa karşı barışı savunan.
Ve yine biz değil miydik; bedeller verilerek kazanılan emek kazanımlarının kaybedilmesine karşı 1 Mayıs’da dimdik duran.
İşte bazılarının hala anlayamadıkları şeyler var. Bir bütünü tuttuğunuzda kalan parçanın bütünle uyumlu olması gerekir; aksi halde kırılmalara yol açar. çArşı her zaman bütün ile birlikte hareket etmiştir. O bütün, şanlı BEŞİKTAŞ kulübü ve taraftarıdır.
Bedeller verilerek HALKIN TAKIMI BEŞİKTAŞ ünvanını hak etmiş bir camianın basit tercihler ile yıkılması da mümkün değildir.
Kim Mostra Kemal ağabeyimizden daha milliyetçi olabilir ?
Ya da benden
Veya diğerlerinden…
Kuru bir söylemle olmuyor; altını doldurmak gerekir. Sadece BEŞİKTAŞ’ımızı değil tüm TÜRKİYE’yi, hatta belki de dünyayı doğru tercihlerle kucaklama zorunluluğu vardır.

Gelelim rant dedikodusuna ;
50 yaşına merdiven dayamış Mostra Kemal ağabeyimiz, çocuklarının nafakası için bir çoğunun beğenmediği işi yaparak ,“üstelik asgari ücretle” helal ekmek peşinde ter döküyor.
Yine 45 yaşındaki Cüneyt (Çolak), fiziksel olarak müsait olmadığı halde aynı çabayı göstererek ekmek parasını kovalıyor.
Bu ne menem, bu ne çirkin yaklaşımdır.
Bu arkadaşların yaptığı işi genç arkadaşlarımıza önerdiğimizde güldüler ve “bu paraya çalışılmaz boşta gezsem daha iyi” mantığını ortaya attılar.
Anlaşılacağı üzere bu tür dedikoduları çıkaranların neyin peşinde oldukları apaçık ortadayken, gençlerimizin bir kısmının buna inanarak, kolaycı yolu seçerek hisse beklentisi içerisine girmesi bizi çok üzdü.
Kafalarında kolay yoldan para kazanma ve isim yapma arzusu taşıyanlar bu işleri gerçekten iyi karıştırıyorlar ve genç arkadaşlarımızın bazıları da çArşı’nın oluşumuyla ters orantılı saygı teamüllerine aykırı hareket ederek kendilerini zayıf düşürüyorlar.
Bu da karşılıklı güven sorununu ortaya çıkarmaktadır.
Örnek mi ?
3-5 genç çapulcu, kuyrukta karambol yaratarak insanları çarpmaya çalışıyor. Bende kızdım tabii olarak. İçlerinden biri çArşı ismini kullanınca refleks halinde tokadı patlattım. Yanımda oğlum var. Kapalının karşı tarafından 3-5 kişi daha geldi; yani hazırlıklılar. Erhan, Engin (Nenem ağız) ve diğer genç arkadaşlar ile iyi bir fasıl çektik. Daha sonra şapkayı önümüze koyup düşündük. Aşağı yukarı her maçta bu tür çirkin hareketler sergileniyor; düşünsenize, adam çok sevdiği takımı çocuğuna da sevdirmek için formasını bayrağını almış gelmiş. Tantanacılar adamı çarpıyor ve o da aç karnına geri dönüş için tanımadığı insanlardan yol parası talep etmek zorunda kalıyor.
Bu sorunu halletmek için bir komite oluşturalım ve her an statta olabilecek olumsuzluklara müdahale edelim dedik fakat bazı arkadaşlar buna sıcak bakmadılar. “Polisin görevini üstlenmemiz doğru olmaz” dediler. Aynı arkadaşlar daha sonra başka kanallar aracılığıyla polisin, imamın, savcının, hakimin hatta yüce yaratıcının görevini dahi üstlenmeye kalkıştılar.

Hiçbir müdahale olmadan kendiliğinden gelişen bu ortamlar herkes için rahatsız edicidir. Eğer bir aile reisi kendisinden büyüğüne saygı göstermiyorsa çocuğundan ne bekleyebilir ki?

İsim yapmaya çalışan genç arkadaşların içindeki o “Asi ve Asil” ruhu anlıyorum. Onlara tavsiyem, pratik hatalar ile itici davranışlardan kaçınmaları ve çok boyutlu olarak BEŞİKTAŞ taraftarını kucaklamalarıdır.

Eksikliklerimizi biliyoruz. Tabii ki genç arkadaşlarımız ile iletişim kurarak bu eksiklikleri gidermeye çalışacağız ancak bu işleri birilerine devretmek gibi bir tercih olgusu oluşursa da bizler sade ve sadece semtteki genç arkadaşlarımıza bu işleri devredebiliriz. “Taşıma suyla değirmen dönmez”

O ışık gençlerimizde…

Bir ağacı izleyeceksin.
Şöyle sırtını yerde tutarak
Ve gölgesinde yatarak.
Bir ağacı seveceksin.
Yaprakların ışıkla dansını,
Işığın gözüne yansımasını
Kuşların dallarda zıplamasını
Seveceksin.
İnsanları izleyeceksin
Şöyle dalgın dalgın bakarak
Ve yerden usulca kalkarak
İnsanları seveceksin.
İnönü’ de kuyrukta beklemeyi
Hatta soğukta titremeyi
Bağırarak sesini yitirmeyi
Seveceksin….

Halkın Takımı Dergi 2. Sayı (Murat YILDIRIM)

Ya-ya-ya...Şa-şa-şa...

Bir zamanlar tribünleri dolduran taraftarlar takımlarını “Ya ya ya,şa şa şa …….., …… çok yaşa” diye bağırarak desteklerlerdi. O zamanların taraftarı için en önemli mesele, takımının çok yaşamasıydı, yani hep var olmasıydı. O zamanlar tribünlerde yer alan insanlar için takımlarının sadece varlığı, kendilerinin var olması için yeter de artardı. Ortaklaşmak ve keyifle buluşmak için aranan müşterek işte bu kadardı. Bu talepteki vurgu, özdeşlemenin, birlikte var olmanın en ihtirassız ifadesiydi de… Bu alçakgönüllü dilek ve beklenti takım/taraftar ilişkisinin sürüp gidebilmesi için yeterliydi.

Endüstriyel futbolun bileşenleri ve birleştirenleri öncesi, taraftarın futbol oyunundaki en temiz hali yani… Dikkat edilecek olursa burada taraftarın kendisi için istediği hiçbir şey yok. Tezahüratın içinde ne “ben” sözcüğü var ve ne de “benim”… Bugünlerin, her sözcüğü arsızca üstünlük arzusu ve hırs kokan tezahüratlarıyla kıyaslandığında ne kadar mütevazı bir talep değil mi… Hiçbir ihtiras, zorlama, yönlendirme yok. Hiçbir baskı, taciz, öfke yok. Gönüllerin birleştiği tek bir ortak talep var : “çok yaşamak”… Yani yeter ki yaşa, nasıl olursa olsun sen çok yaşa bu bana yeter. Birlikte yaşar gideriz ve ben bununla yetinirim. Ne kocaman transferler, ne ulaşılmaz zaferler ne de bu diyarların en büyüğü olmak…

Buradaki hassasiyetin, karşılıklı bir var oluş meselesinden ibaret olduğu dikkat çekiyor. Öne çıkan gerçek, o günlerin taraftarının, aynen yukarıdaki tezahüratta ifadesini bulduğu gibi sadece taraftar olmasıdır… Destek mesajları hep ikinci tekil şahsı vurgulamakta. Kendisine dair hiç bir talebi yok, kendisi bu sürecin en etkili unsurlarından biri belki ama asla büyük paylaşım organizasyonunun henüz bir unsuru değil. Taraftar, henüz bu paydadaki en büyük ‘pay’ın kendisi olduğuna dair bir inanışa ikna edilmemiş. Bu haliyle ne güç ve iktidar sahibi ne güç ve iktidar sahibi olanlarla ilişkisi var. Ne kendini böyle bir yere koymakta ve ne de böyle bir talebi var. Yarattığı etkinin, kendisine sunacağı güç ve iktidara ilişkin sonuçlarıyla ilgilenmiyor. Zaten ne bir güç olma talebi var, ne de bir güç olursa bunun sağlayacağı iktidarı sevmek ve sahiplenmek özlemi ya da hayali ya da hesabı… Sıkı taraftar olmanın hiç beklemediği ve hatta talep etmediği bir yerde ve zamanda ona bir güç/iktidar sunabileceğini hiç düşünmemiş. Endüstriyel futbol senaryosunun kendisine de bir rol biçeceğini ve masada bir yer vereceğini hiç hesaba katmamış. Bu sandalyeye oturmanın var oluş şeklinde yaratacağı deformasyonun sonuçlarına ilişkin hiçbir fikri hazırlığı yok. Bu sandalyeye oturmanın kendisinden neleri alıp götüreceğini bilmiyor. Kendisini sistemin içine alacak ve dolayısıyla en etkili görünürken aslında esamesinin okunmadığı bir yere çekecek tuzağın farkında bile değil. Neticede bu safiyane duruş, sürecin aslında onun kontrolü dışında gelişmekte olduğunu da gözden kaçırmasına sebebiyet verdi. Bu vahşi gerçekle karşılaştığında itiraz edecek zamanı bile bulamadı. Şaşırdı. Kendini bu düzende yeniden konumlandırmaya çalıştı. Beceremedi.

Sevdiği ve olageldiği yer ile endüstrinin onun için uygun gördüğü daha doğrusu ona dayattığı yer arasında içine sindiremeyeceği bir fark vardı ve daha da önemlisi birbiriyle çok çelişmekteydi. Devasa bir dengeler oyununun en önemli aktörlerinden biri haline gelivermişti. Kendisinin bile inanamadığı bir gücün ve iktidarın sahibi oluvermişti. Önceleri yerini yadırgadı. Uygun bir pozisyon almaya çabaladı. Giderek, farkında bile olmadan kendisine biçilen rolün gereklerini yerine getirmeye başladı , hatta o rolü benimsedi. Artık tezahüratlarında öne çıkan vurgu kendisi ve beklentileri hakkındaydı. Taraftarı olduğu takım bile o’nun için vardı. Artık çok yaşayacak olan kendisi idi… Bu endüstrideki en önemli unsurun kendisi olduğunu fark etmiş olmanın güveni ile tribünlerdeki yerini alıyor ve “benim hakkım” dediği ne varsa yüksek sesle istiyordu. Sahip olduğu gücü bu şekilde kullanıyor olmasının son tahlilde endüstriyel futbolun şahlanmasına hizmet ettiğini göremiyordu. Kafalar karışmıştı. “Biz” bile denilmezken, yani kocaman toplamın içinde ayrıca “biz” ile ifade edilecek kimselerin dahi olmadığı bir yerde, “biz” sözcüğünün arkasına saklanan “ben” vurgularıyla tanıştı. Tamam, senaryonun “esas oğlan”ı olmuştu ama senaryoyu başkaları yazmaktaydı… Biz denilen yerde ister istemez onlar da ortaya çıktı. Bu kargaşada kim hangi değirmene ne için su taşımaktaydı, her şey karıştı. Ortaya baş edilemez bir kaos çıktı. Şimdilerde, filmin aynen geriye sarılması beklenmekte… Kendisine sunulmuş görünen güç ve iktidarın aslında bağımlı olmasını sağlayabilmek adına kullanılan bir araç olduğu fark edilecek öncelikle. Güç ve iktidar sahibi olmak elinin tersiyle itilecek. Böylelikle masadan da kalkılmış olunacak. Sonra kendini abartmaktan vaz geçilecek. “Ben” ve “benim” unsurunu öne çıkartan bütün tezahüratlar portföyden çıkartılacak. Tekrar en başa dönülecek ve takımı ile beraber çok yaşamayı isteyen ve sadece bu birlikteliğin var olmasıyla yetinip bununla mutlu olmayı bilen hakiki taraftarlar olarak oyunun içindeki hakiki yerine sahip çıkılacak…

Çarşı yine, yeniden...

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Halkın Takımı Dergi 1. Sayı (Akif KURTULUŞ)

15 Temmuz 2008 Salı

Mezar teslimi taraftarlık...

Benim kuşağımın futbola taraf olması ve tabii ki hemen peşi sıra “taraftar” olması, 60’lı yılların ortalarına rastlar. O yıllarda Ankara’nın en önemli futbol merkezi, Ulus – Dışkapı istikametinden Esenboğa’ya giderken İrfan Baştuğ Caddesi üzerindeki top sahasıydı. Meşhur Atlantik Pastanesini sağınıza alarak yüz metre ilerdeki jandarma karakolunun tam karşısında, şimdi Ticaret Lisesi’nin konuşlandığı arsa, direkli fileli, beyaz kireç çizgili, yaz turnuvalarının yapıldığı bir Wembley’di. O atmosferi başka bir açıdan yakalamak isterseniz, reklam gibi olacak ama olsun, lütfen İletişim Yayınlarından çıkan Dünya Kupası’ndaki yazımı okuyun.

Yıldırım Beyazıt Lisesi’nin Ankara futbolunun alt yapısını tek başına domine etmesinin arkasında, sözünü ettiğim bu sahanın Lise ile aynı hinterlantta olması yatar. Yıldırım Beyazıt Lisesi’nin ayrıca kendi sahasının olması, bu tespitimi tekzip etmez, bunu da hatırlatayım, dedim.

70’li yıllarda bu bayrağı Anıttepe’deki sahaların ve “domino” etkisiyle Anıttepe Lisesi’nin devralması, bizim takip eden yıllardaki solculuk terminolojisini kullanırsam, benzer “diyalektik” ilişkinin ürünüdür.

İşte, bu yazıyı yazarken “kanaatten” elli yaşında bir adam olarak, kırk beş yıldır hayatıma kurmuş bu “meşin yuvarlak”a ayağımı, “nizami” anlamıyla, yani üstümde forma, altımda şort ve tozlukla (daha suspansuvar kadar “mal mülk” sahibi değildik) ve dinyakos ayakkabıyla ilk kez ‘Aydınlık’ sahasında vurdum. Eşofmanlı bir hakemle (bunlar genellikle sahadaki iki takımın dışında, üçüncü bir takımın, futbolu erken bırakmış hocasıdır) seremoniye çıkartıp, en büyüğü on yaşında bebelere “Türk futbolu şerefine” üç kere “sağ ol” çektiren herkese selam olsun. Madem selam faslına girdik, o “yokluk yoksulluk” günlerinde bizi, Anafartalar Çarşısındaki Dalkılıç spor mağazasından “tefriş” eden ağır ağbilerimize büyük selam olsun.

Ben aslında şunu söyleyecektim, araya bir sürü laf soktum. Biz, futbolu sevmeyi, taraftarlığı seçmekten önce öğrenmiş en son kuşaktık. Bizden sonra, taraftarlığı seçmek her sezon biraz daha futbolu sevmeye yaklaştı, geçti ve her sezon arayı açıyor. Şimdiki çocuklar, futbolu sevmeden taraftar oluyor. Futbolun oyun olduğunu anlamadan, oyunun ruhunu yaşamadan, play station marifetiyle edinilmiş bu futbol sevgisi bu. Dikkat edilirse, top oynamaktan söz etmiyorum. Bizim kuşaktaki futbol sevgisi, futbol oynamasa bile, futbolun içinde olmak anlamına gelirdi. Şimdi “dandik” tabir edilen mahalle maçlarına, ruhsuz belediye takımlarının maçlarından daha fazla seyirci geldiği yıllardan bahsediyorum. O bakımdan bu kuşak, akşamın tatlı güneşiyle balkona mütevazı bir çilingir yapıp kurulduğunda, bir yudum rakısını almadan aşağıda sokak arasında çift kale yapan çocuklara taktik vermeden kendini alamaz. Arabayı köşeye park edip apartmana girerken önüne yuvarlanan topu ayağında üç beş sektirip göğsünde yumuşatmadan eve çıkmaz. En önemli milli reflekslerimizden biridir bu. Bir örnek de siz ekleyin.

Aydınlık Subayevleri’nden bir çocukluk arkadaşım, Zezet, okuyup adam olduktan sonra DDY Genel Müdürlüğü’nde çalıştığı yirmi yıl boyunca, hastalık filan saymazsak, hiçbir gün, işine zamanında gidememiştir.

Bilenler bilir dış sahada idmanlar, sabah sekiz dedin mi başlar ve Zezet, idmanı seyre dalıp işe gitmeyi unuturdu. Yıllar sonra kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının kaldırılması için açtığımız davada, şahsi dosyasını incelediğimde bu ayrıntıları öğrenmiştim.

Şimdiki “taraf” olma üzerine konuşuyordum. Artık çocukları “futbola alma yaşı” artık göbek bağının kesilmesine kadar indi. Artık gerçekten Beşiktaşlı, Fenerbahçeli veya Galatasaraylı olunmuyor, doğuluyor. Bebeler de “ürün pazarı”nın öznesi. Kundakmış zıbınmış, biberonmuş, ne ararsanız kulüp marketlerinde var. Kocaman kadınlar ve erkekler, bebelerine ısmarlama futbol sevgisi veriyorlar. Marketlerden üç beş kuruşa alınan futbol sevgisi…

Bizim nesli, futbolu bu tür sevme biçiminin kesmesi mümkün değil tabii ki. Bırakın kesmesini, iyiden iyiye mutsuz eden bir yanı var bu tarzın.

Bizim taraftarlık hikayemizin daha düzgün olduğunu iddia edecek değilim. Sadece saflığı üzerine ileri geri konuşabilirim. İlkokula halamın yanında başladığımda, benden iki sınıf yukarda, mahallenin top cambazı Levent’le aynı yatak odasını, aynı sabah kahvaltısını, aynı okul yolunu paylaşıyordum. Bizim sokaktan yukarılara en çabuk tırmanan ilk futbolcu sıfatını alan Levent, Şekerspor, Erzincanspor, ve Kırıkkalespor duraklarından sonra, birinci lige çıktığı ilk yıl Malatyaspor’a transfer olup, aralıksız, düşene kadar on yıl bu kulüpte top oynadı. Ben bu satırları yazarken, bir aksilik olmazsa, 2. Lig’e çıkacak olan Konya Şekerspor’un teknik direktörü. Beşiktaş’la aynı ligde oynayana kadar Beşiktaşlı kaldı. Bir profesyonel topçunun, çocukluğunun takımını terk etmesinin bana hep “hüzün” veren hikayesini de bir gün yazmak isterim. Aynı yola girme imkanı hiçbir zaman bulamayacak her futbolsever gibi, onun, çocukluğunun takımını bir kenara bırakmasını, hâlâ anlamam mümkün değil. Peki, hala – dayı çocuğu olmanın ötesinde bir kankalık ifade eden bu ilişkide, neden ona benzemek, onun gibi yapmak istemedim? Benden bir zaman önce bir takımı tutan hala oğlum ile aynı takımın renklerine bulanmadım?

Bir gün, Mehmet Akif İlkokulu’ndan çıkışta, karakolun oradaki dükkandan biri sarı öbürü lacivert iki kalemtıraş alıp eve geldiğim gün, Fenerbahçeliliğimi ilan etmiş oldum. 1965 yılının soğuk, sert, karlı bir kış günüydü. Kalede Özcan, Şükrü’lü, Nedim’li, Nunwailler’li, Ziyalı, son senesini oynayan Can Bartu’lu takıma gönlümü vermiş oldum. Özeti, kırk üç yıldır Fenerbahçeliyim.

Neden Beşiktaşlı olmadım, demiştim. Bilmeden yaptığım şeye yıllar sonra şöyle bir anlam verdiğimi fark ettim. Onunla birlikte güç kazanmak değil, ona karşı bir rekabet üretmek istemişim. Ya da yıllar sonra böyle bir anlam yakıştırmak, daha çok hoşuma gidiyor. Ama seçimime atfettiğim bu anlam, şimdi dönüp bakıyorum da, yıllar boyu beni takip etmiş. Her ne kadar, “en çok şampiyon olmuş” bir takımın taraftarı olsam da, buradan bir güç kazanmak, beni mutlu etmemiş. Artık, tuttuğum takım dolayımıyla mutluluk veya tersinden mutsuzluk yaşamıyorum. Her taraftar gibi beni de (sonuncusu 27 Nisan akşamı) kahreden ve sevindiren anlar yaşadım. Yine de bir ligi bu kadar “eşitsizce” sürükleyen üç takımdan birinin taraftarı olmak yerine, “arıza” bir takıma gönül vermeyi daha anlamlı bulduğum ruh haline kapılmıyor değilim. İki üç kadeh rakıyla o da geçip gidiyor.

Rekabet üretmek, dedim, demesine de; yıllardır aynı arkadaşlarımla rekabet etmek, aynı arkadaşlarımın rekabetine maruz kalmak da pek keyifli değil, galiba.

Galiba futbol kültürünün geldiği bu seviye(sizlik)de, farklı anlamlarına rağmen, biz de “tek tip”leşmeyle muzdaripiz. Taraftar olmaktan vazgeçmeyen, vazgeçmek de istemeyen, başka bir şey isteyen ama ne istediğini bir türlü tarif edemeyen, futbol üzerine yapılan büyük adamların büyük konuşmalarından sıtkı sıyrılan, yine de “Bakalım bu hafta ne yumurtlamışlar” diye gözü TV porgramına kaçan adamlar… Her yerde olduğu gibi burada da bunalımlı. Allah’tan bunalımımızı sağa sola bulaştırmıyoruz.

Yazının sonuna birkaç adım mesafem kalmışken, bu yazıya beni çağıran bir iki noktayı da paylaşmak istiyorum.

Futbol kültürümüzde bunca “güç” vaaz eden, hep “en” bir şey olmak üzerinden seçimimizi tarif eden retoriğe rağmen, beni aynı güce sahip iki “düşman”ımdan birine sempatiye çağıran bir şeyden söz etmek istiyorum.

Beşiktaşlı olmama ramak kalmışken Fenerbahçeli olmamla daha mutlu veya daha mutsuzluk yaşamış değilim. Bunu söyledim. Beşiktaşlı olsaydım da farklı olmayacaktı. Fakat, bir “Beşiktaş sitesi dergisi”ne bu yazıyı yazıyor olmak hasebiyle “inanmadan” veya “barış tesisi” amaçlı laflar gibi anlaşılmayacaksa, şu da bilinsin. Futbolu bizim gibi (“bizim gibi” derken, Fenerbahçelilikle sınırlı bir “bizim gibi” değil) sevenlerin arasında Beşiktaşlılığı, tabii ki bir dost ve ahbap çevrem içinden edinilmiş izlenimlere dayanarak söylüyorum, bize (yani Fenerbahçelilere) ve Galatasaraylılara göre, daha mizahi, daha eğlenceli buluyorum. Nedenleri, birbirimizin biraz dışında. Dışında çünkü, öyle ya da böyle futbolu başka türlü sevenler eni konu aynı adamlar ve az sayıda kadınlarız. Diğer ikisine göre “daha az” sportif başarıyı yakalamış olmasının yarattığı bir mağduriyet, Beşiktaşlılığı daha yaratıcı, daha şamatacı ve “taşakçı” yapmış olamaz mı? Yoksulluk veya yoksunluk, başlı başına erdemli kılmaz kimseyi. Bana popülizm yaptırmayın. Yoksulluk veya yoksunluk, daha mazlum yapmaz, belki. Örneklerini her tribünde görüyoruz. Ama daha gamsız, gırgırcı, tatavacı yapabilir.

Hangisini isterseniz diye sorarsanız, vereceğim bazı cevaplar için çok geç. Ama tereddütsüz, önce “daha eğlenceli” olmayı isterim. Ya da isterdim.

“İsterdim” sözümde bir ukde bulacaklara, itiraz da etmek istemem. Çünkü, Çarşı’nın güzel çocuklarından sevgili kardeşim Hayati, “Ağbi senin gibi bir adam bize çok yakışır” demişti yıllar önce. “Beşiktaşlı olacağım, de, formayı Taksim Alanı’nda giyeceğin gün en az bin adam getiririm” oraya.

Bin! Fena bir sayı değil.

Ama Hayati, bizim kuşak, taraftarlığı mezar teslimi almış bir kere. Yoksa “ben” demeyeyim ama senin gibi adamlar, her takıma güzel gider. Açar, her takımı.

Emanet

8 Temmuz 2008 Salı

Birileri çıkıp da;
bu adam, alman asıllı onu istemiyoruz.

diğerleri;
bunlar, nükleer santrale karşı aman haa.

öbürleri de;
sosyal mesaj istemiyoruz kardeşim.

içerden;
bizi eleştirmeyin.

dışardan;
klüp bunları besliyor.

gibi yaklaşımlar ile kardeşlerimizin emanetimizi taşıma güveni verememesidir yaşanılan.

ne yapacaktık?...

kaç kez söyledim;
emanet emin insana teslim edilir arkadaşlar...
birilerinin bizim adımıza hareket ederek kirli işler çevirmesine göz yumamazdık.

fesih değil, birilerine "çArşı" ismini kullanma hakkını vermemedir.

tercih doğru.

Yumurtakafa Yılmaz...

Fasulyeler ve patatesler...

Taraftarın kendisini takımına adamasına dair ettiği bazı laflar münevveran taifesi arasında hep alayla karşılanır. Bu adanmışlık kimlik bunalımına bağlanır, eğitim yetersizliğine bağlanır; o da yetmez iş karakterlerin yetersizliği boyutuna kadar taşınır hayasızca. Öyle ya insana dair tüm ideolojilerden münevveran sınıfı sorumlu olmuştur. Tekel onlardır ya, ağızlarını büzecek ne ipleri vardır bunların ne de çüş diyeni. Oysa bilmek, anlamak bu denli zor mudur ki insan olmak sadece tabiatın evrilmesinden sıçrayan basit bir tesadüften ibarettir. Halbuki taraf olmak bir öz tercihtir. Enjekte edilmez, melezlenmez, genetik müdahaleye asla izin vermez. Burada analiz edilmesi gereken şey taraf olanın söylemi değil bizzat naturasıdır. İşte bu naturayı da biz analiz edelim de kendi aydınlığından gözleri kamaşanlara bir nebzecik gölge olsun.

Taraftarlık bir özellik, bir tanrı vergisi değildir bizzat tercihtir dedik. Burada irdelenmesi gereken, bu tercihin bastığı hatta köklendiği zeminin kendisi olmalıdır. Tercihleri yönlendiren nelerdir? Nerelerden beslenip büyür ve nerelere değin uzanabilir?

Bir taraftarın, içinde yer aldığı devasa kitlenin hamasi söylemlerinden etkilenip, adanmışlık üzerine son derece keskinleşebilmesi kuvvetle muhtemeldir ancak bu işin mihenk taşı başarı/başarısızlık ekseninde ortaya çıkan gerçek tavırdır. İşte lisanslı taraftar takkelerinin düşüp de muhtelif yoğunluktaki kellerin ortalığı aydınlattığı zamanlar bu zamanlardır. Kazananın ardında oluşan kortejin ters istikametinde yol alan bizimkiler, ardına baktıklarında ne görmektedirler? Başarı nedir? Şart mıdır? Taraftarlığın beslendiği ortam mutlak başarı mıdır yoksa başkaca dinamikleri de mevcut mudur gönüllerde?

Fasulyeler güzel bitkilerdir. Sırık fasulyesi hele daha bir güzeldir. Kökleri toprakta çok derine inmez ama o kadarcığı bile onun gökyüzüne uzanıp gitmesine yeter de artar bile. Gövde kalınlaşır, küçücük kök emebildiği kadar emer topraktan ve gönderir gövdeye, yapraklara ve tomur tomur fasulye meyvasına. Birkaç metre kareye dikilen fasulye bitkisi kısa sürede ortamda yemyeşil bir cümbüş yaratmasını bilir hep. Toprağa bağı zayıftır dedik ya ışığa da bir o kadar düşkündür. Oysa; hemen yanıbaşında, aynı büyüklükte bir alana dikilen patates bitkisi o kadar gösterişli bir tavır sergileyemez. Bitkinin toprak altında kalan yumruları nişasta bakımından zengin olduğundan önemli bir besin maddesidir. Bitkinin toprak üstü kısımlarında zehirli alkoloitler bulunmasına karşılık yumruları zehirli değildir. Susuzluğu giderir. Barsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Sert bir şey yutulduğu zaman yabancı maddenin vücuda zarar vermeden çıkartılmasını sağlar. Basur memesi, yanık ve çıbanların ağrılarını geçirir.

Bu iki bitki arasındaki temel fark ilkinin toprağa son derece zayıf köklerle bağlı olmasına karşın sürekli ışığa saldırması, ışıktan mahrum kaldığı zaman da çabucak ölmesidir. Oysa diğeri ışığa çok az ihtiyaç duyar. Işık onun için belirleyici olmamıştır hiçbir zaman. Beslendiği ana kaynağın toprağın ta kendisi olması bir yana kendi en değerli varlığını da bu beslendiği toprağa emanet etmiştir. Öyle kulağından tutup sökemezsiniz.

Beyazımız bizim aydınlıktır, temizliktir ve bir deyişimize göre de hayattır. Siyahımız ise aynı deyişe göre ölüm olarak tarif edilse de bana göre topraktır siyah. Orada gözlerden uzak tüm değerli varlıklarımızı saklar, korur ve büyütürüz. Başarıya özdeş gibi görünen beyazlığa küçük bir kısmımızı salarız ama o da zehirlidir. Sakındığımız değerlerimizi ise gerektiğinde susuzluğumuzu gidermek, yutulan sert şeyleri zarar vermeden çıkarıp atmak, barsak solucanlarını dökmek ve basur memelerini, çıbanları yok etmek için kullanabiliriz. Bu şansımızı her zaman kara toprağımız muhafaza eder.
İşte sözün boğazını sıkacağım yer; Taraftarlık tercihtir. Tercihler değişebilir. Ama Beşiktaş taraftarı olmakla Beşiktaşlı olmak arasındaki fark fasulyeyle patates arasındaki fark kadardır.

Tercih bizim...

Sezon bitti… En azından bizim için bitti.
Şu anda yapılabilecek iki şey var bizim için. İlki “Cehalet mutluluktur” özdeyişine uygun davranıp önümüzde ki sene kimlerin alınıp kimlerin satılacağını, hocanın ne olacağını, yönetim gitsin mi, giderse kim gelsin, sponsor kim olacak, kim olmalı gibi soruların cevaplarını aramak.

Bir ikincisi de olan bitenin farkına varmaya çalışmak; kafa yormak, çözüm var mı yok mu onu aramak ve bulduğumuz cevaplar karşısında ümitsiz ya da mutsuz olup bakakalmak…

Ben ikinci yolu seçiyorum.

Aylar önce kendimce tahlilini yapmaya çalıştığım iki büyük bırakma operasyonunun gelişen süreç içerisinde bir komplo teorisi olmaktan çıkıp bizzat bir komplo olduğuna inananlar artık yavaş yavaş artmakta. Geçen gün Adnan Dinçer’de BJK TV de endişelerini açıkça dillendirmeye başlamış bile. Şimdi bu komplonun sınırlarını şöyle bir keskinleştirmeye çalışalım.

ENDÜSTRİYELLEŞEN FUTBOLUN PAZARLAMA SORUNLARI
Endüstrileşme sürecinde giderek biriken futbol sermayesinin yatırım alanları ihtiyacı da aynı paralelde büyüdü. Konuya bizim de dahil olduğumuz Avrupa futbolu tarafından bakarsak şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza. Endüstrinin Avrupa’da ki taşıyıcı ayakları olan İngiltere, Almanya, İspanya ve İtalya’ya sonradan Fransa’ da eklenmiş ancak bu ihtiyaç duyulan Pazar sorunlarını çözmeye yetmiyor. Refah düzeyi yüksek olan küçük Avrupa ülkeleri ki bunlar Baltık ülkeleri, Macaristan, Avusturya, İsviçre ve Hollanda’ya ek olarak Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya gibi nüfusları az olan ülkeler koskoca bir piyasa da küçük tezgahlarını açmayı başarmışlar. Endüstriye Pazar olarak katkısı az ama götürdükleri fazla olan bu tür ülkeler birikmiş büyük futbol sermayesine yeterli açılımı sağlayamadığı gibi geniş bakir alanların (örneğin Türkiye) sisteme dahil olmasını da engelliyorlar. Yani zararları büyük. Güney Amerika’da nüfusları devasa ancak ekonomileri (halkının refah düzeyi açısından) zayıf olan ülkeler kolaylıkla işletilebilir hale gelmişler ancak tutucu Avrupa’da küçük ama zengin ülkelerin pazarda hacimlerinden daha büyük paylar almaları bir türlü engellenememiş ve bu tıkanıklık büyüyen endüstriyel futbol sermayesinin önünde en büyük sorun olarak durmakta. Bu nedenle kapalı futbol ekonomilerinin açılıp sisteme dahil edilmesi ve rantabilitesi az olanların tasfiye edilerek onların yerini alması operasyonu için düğmeye basılmış.

Büyük nüfusu ve futbola olan müthiş ilginin bir cazibe merkezi haline getirdiği Türkiye ilk hedeftir artık. Ancak burada aşılması gereken büyük bir sorun var. Potansiyel futbol müşterisi neredeyse üçe bölünmüş durumda. Mümkün olan en az sermaye yatırımıyla mümkün olan en büyük karın elde edilebilmesi ilkesine ters olan bu durumun çözülmesi gerekiyor. Yani Türkiye futbolunun soyağacında ağacın kökünde yer alan resimdeki üçlüden birinin kesilip alınması şart. Neden şart? Çünkü yukarıda saydığımız temel ayakların dahi taşımakta zorluk çektiği böyle çok büyüklü bir futbol ekonomisi asla verimli olmaz da o yüzden şart.

OPERASYONUN İLK ADIMLARI
Öncelikle bu büyük müşteri potansiyelinin bir başarı zincirine eklenmesi ve istenen doğrultuda sürüklenmesi gerekiyordu. Bunun için en uygun seçim olarak Avrupa kültürüne daha yakın olduğu ve entegrasyonun daha kolay sağlanabileceği öngörüsüyle Galatasaray seçildi. Onu zengin ama küçük futbol ülkelerinin arasından sıyırıp ön sıraya oturtmak pek de zor olmadı. 2000 yılında gelen UEFA kupası ve üzerine az süper kupayla şöyle bir arkasından itildi Türkiye pazarı ancak marş basmadı. İdareciliklerini pazarlama stratejileri yerine züppelik üzerine kurmuş olan Galatasaray yöneticileri bu destekle fazla yol almayı beceremeyince başka yollar arandı. Geçici olarak kaderine terk edilen bu büyüğümüzün hali şimdilik bildiğimiz gibi.

İKİNCİ DENEME
Bu kez taktik değiştirilip Milli takım ele alındı. Yılların sponsorluğunda sürünen milli takıma, Fransa-Brezilya dünya kupası finalinin mağlubu (Adidas’a karşı) Nike desteği sağlanarak hem bu sermaye grubuna bir rövanş fırsatı hem de hareket edebilmesi için Türkiye futboluna ikinci bir şans verildi. 2002 yılı Dünya kupası üçüncülüğü de böyle geldi. Ancak hantallığın iyice ruhlarına işlediği, ticaret yeteneği olmayan basiretsizlerin yönetim fiyaskoları bu ikinci itmeyle de bu büyük kitlenin hareket etmesini bir türlü sağlayamadı.

ÜÇÜNCÜ DENEME
Bu başarısız denemelerin sonucunda, arkadan itmeyle bu büyük kitleyi yerinden kımıldatamayacaklarını iyice anlamış oldu global futbol sermayesi. Türk futbolunun kendi iç dinamikleriyle yol almayı beceremeyeceği gerçeğinden hareketle yerinde bilimsel tarıma karar verdiler. Daha uzun ve zahmetli olabilir ama daha garantili bir yoldu bu yol. Denenmişlerin temel sorunlarının hantal yönetim zihniyetinden kaynaklandığı doğru tesbitiyle madende başka bir damar açılmasına karar verildi. Bilin bakalım kimi seçtiler?

BENİM AKILLI OĞLUM
Önlerinde kala kala sadece iki seçenek kalmıştı. Büyük taraftar desteğine sahip iki büyük kulüp. Bunlardan biri en eski kulüp olma özelliğini taşıyordu taşımasına da bir sorun vardı. Bu kulübün arkasında ki milyonlar müşteri olmayı reddetme gibi genetik bir bozukluk taşımaktaydı. Kendilerini halkın takımı olmak, garibanların son barikati görmek gibi hastalıkları bünyesinde barındırıyorlardı. Her ne kadar bu kulübü yönetmeye çalışanlar kendi global sermayelerine eklemlenmeye çalışan işbirlikçi uslu çocuklar olsa da, her ne kadar yeni yetme taraftar kitlesi başarı için sunulan kritelere çok çabuk uyum sağlamaya meyilli ve de hevesli de olsalar genetik işte! Güven olmaz ki… Yarın öbür gün, tam da hasat zamanı birileri çıkıp yokuş aşağı “gündoğdu ulan!” diye bağıra çağıra hepten uyandıklarını suratlarına beyanla yeni yetmeleri de gaza getirip ardlarına takarsa? Binbir emekle düzenledikleri güzelim plantasyonları çekirge istilasına uğramıştan beter olursa?

Diğer yanda tahtaya kalkmak için sürekli parmak kaldıran ve yalvarır gözlerle “Başarı için her şeyimi alabilirsin” diye bas bas bağıran sevimli gürbüz bir oğlancık bükmüş boynunu bekliyordu. Zaten yanında ki sıra arkadaşı şimdi üst sınıfta olması gerekirken çakmış olsa da daha önce bu sınavdan aldığı dokuzu bunun gözüne sokup sokup onu kızdırmakta, alay etmekteydi. On alıp iftihara geçmek ve arkadaşının alaylarından kurtulmak için ne istenirse yapmaya hazır bu tosuncuk tam aranılan şartlara haiz bir tosuncuktu.

Uzatmayalım işte bu tosuncuk alınan yeni cicileriyle ve “sen dışarıda ki sınavlarına çalış ev işlerini biz hallederiz” in verdiği rahatlıkla şimdilik iftihar olmasa bile bir teşekkür belgesini getirmeyi başardı. Bu arada arka sırada oturan haylaz velet ne yapıp edilip başka sınıfa alınmalı ki bu iki öğrenci kendi rekabetlerini sürdürürken rahatsız edilmesin.

Alınacak. Zamanında taşradan gelip ezber bozan Lazoğlu nasıl başka okula gönderildiyse bu haylaz velet de artık aynı okula gönderilecek.

KENDİMİZE GELELİM ARTIK
Kendimce kurguladığım (mı acaba?) bu öyküden sonra gelelim kendi gerçeklerimize. Artık herkesin kendi Beşiktaş’ı mı var? Elbette ki yok. Bir tane Beşiktaş var. Şimdilik bizim olan ve öyle de kalması için kafa ve çene yorduğumuz Beşiktaş. Ama taraftar için aynısını söyleyebilir miyiz diye sorulursa ona üzülerek evet cevabını vereceğim. Bir kısım yeni yetme Beşiktaş taraftarı arasında şöyle bir tartışmaya şahit oldum. Efendim bu Cola Turka bizim ana sponsorumuz olmasına karşın “Tarafındayız Fener” ya da “Tarafındayız G.saray” gibilerinden reklamlar yapmış tv lerde. Hemen çıkalımmış bunların sponsorluğundan ve Beko’ya dönelimmiş. Diğer taraftan itirazlar şu şekilde geliyor. Beko’nun sahibi artık fenerliymiş. Oysa Vodafone çok güzel yakışırmış bizim formaya. Ama hayır. Niye? Çünkü Vodafone sadece renginde kırmızı olan takımlara reklam veriyormuş. O zaman Bwin gelsinmiş. Yav ne Bwini… Efes Pilsen reklamı en iyisiymiş. Sahibi de Beşiktaşlı hazır. Bir diğeri de “Arkadaşlar paniğe gerek yok aynı reklamı bize de yapmış Cola Turka” diye içimizi rahatlatıyor.

Yok Unicef olsunmuş para mara istemezmiş diyenler mi ararsın, Çarşı olsun para kırarmış kulüp diyenler mi… Uzayıp gidiyor içimde ki acıyla birlikte.
Yav kimin formasını kime pazarlıyorsunuz diye soracak oldum duyan gören tek bir kulak, tek bir göz olmadı. Olan şu. Umbronun forması kötü, yıkanınca kol lastikleri gevşiyor. En iyisi bilmem ne marka…

Arkadaşlar… Beşiktaş bir tane ama artık başka bir Beşiktaş taraftarı oluştu ve hızla büyümekte. Ben yönetime falan kızmıyorum. Yönetim bu büyüklerin seyreltilme operasyonuna karşı kendi felsefesi ve meşrebince mücadele verdiğini sanıyor ama beceremiyor. Neden beceremiyor biliyor musunuz? Hala biz varız da ondan. Yani üzerimize çöreklenmek isteyen global sermayeyi ürküten genetik bozuklukları taşıyan bizler. Bu nedenle bizi külliyen tasfiye etmek ıslah etmekten daha uygun onlar için. Gariban yönetim uğraşsın dursun. Bunlar gitsin ötekiler gelsin sonuç değişmez. Ürken sermayeyi kimse sakinleştiremez tarih böyle yazar.

Belli güç odakları belli ittifaklarla bir şeyleri bir yerlere taşıyabilirler; bu mümkün. Ancak bunu becerebilmek de ayrı bir maharet, ayrı bir strateji bilgi ve yeteneği gerektirir. Süleyman Seba’nın zamanında denetleyebildiği bazı silahlar kullanmayı bilmeyenlerin elinde patlar. Kendi ayağını vurursun. O becerdi. Uzmandı ve becerdi ama sen beceremezsin. Çünkü hem düşmanın büyüdü hem de senin elindekiler sadece yedek şarjör asıl silahlar gitti artık. Bu nedenle bu yönetim ya da o yönetim; hiçbirşey değişmez, değişmeyecek de.

Bu durumda bizlerin nerede duracağımıza iyi karar vermemiz ve o meşhur duruşumuzu artık efsane olmaktan çıkarıp gerçekliğini kanıtlamamız lazım.

SON SÖZ: NE YAPMALI?
Burada önümüzde iki yol var. Birincisi; akıntıya bırakıp kendimizi oluruna varmak. Devam etsin aykırılarımız bağırmaya çağırmaya… Hızla değişip uyum sağlayanlar da değişmeye devam etsinler. Bırakalım işler oluruna varsın. Biz kırkayağın ayaklarına bakalım ve diğerleriyle nasıl uygun adım atmadığımızla avunalım. Ama kırkayak kendi istediği yöne doğru hızla ilerlesin. İzleyelim bakalım sahiden de iki büyük ve biz mi olacağız yoksa komplo teorisyeni gamlı baykuşlar tarihin derinliklerinde paranoyalarıyla gömülüp gidecekler mi.

Diğer bir yol ise;
Futbol zaten endüstriyelleşmiş bir olgudur. Bunu kabul ediyoruz. Bizim itirazımız halkın takımıyız diyerek ortaya çıkıp da ahlakımızı yitirmemiz tehlikesidir. Bırakalım onlar istedikleri kulvarda büyük kalsınlar. Eğer aynı oyunu bu masada onlarla oynayacaksak oynayalım ama başarı kriterlerini biz belirleyelim. Onların kurallarıyla kaybederiz bu doğal. Kendi kurallarımızla ise ancak aykırı kalmayı becerebiliriz ki karşı tarafta ki galibiyet duygusunu körelten bir etkendir bu. Onunla aynı olmadığını hissettirmek, farklılığını ortaya net ve kesin koymak sermaye piyasasında ses getirmeyecektir belki ama bir de halk var… Halklar var. Dünya halkları kendi doğal ahlakını koruyan bir Beşiktaşı endüstriyel bir marka olmaya çalışıp da ezilen bir Beşiktaş’a tercih edecektir.

Kendi ahlakımızı koruyarak endüstriyel futbol tarihine kıçı kırık bir sıra markası olarak kaydedilmek yerine halkların tarihine onun ahlak ve felsefesini endüstriyel ahlaka dayatmış en son barikat olarak yazılmak… Tercih bizim.

 
Hakan Kirezci - Templates para novo blogger