Hangi büyüklük?... Seçim bizim.

8 Temmuz 2008 Salı

Ticarileşmiş profesyonel spor modelinde tüccarın sermayesini optimize ederek kullanması kadar doğal bir tavır olamaz; Hele de bu tüccar azgelişmişlik çukurunda elinde ki kısıtlı sermayesiyle debelenmekte iken...

Bu modelin ağababası Amerikan modelidir. Amatörlüğün ahlaki kırıntılarının ayaklarına dolanmasından rahatsızlığını daha sesli dillendirmeye başlayan Avrupa ve globalleşmenin tekerleğine sıkışmaya çalışan bizimki gibi azgelişmiş sermayenin bu konuda sert önlemlere başvurması kaçınılmaz görünüyor. Elbette ki tercihler belirlenirken birincil ölçüt en geniş kitlesel tabanlardır ancak şişede ki cin sadece iki dilekte bulunmanıza izin veriyorsa eldeki malzemeyi bu sabit koşula göre kullanmak zorunluluk haline geliyor.

UEFA kupası, sarp arazilerde ki kıymetli madenlerin keşfi ve sarayın süslü bahçesinde teşhiri amaçlı bir organizasyon konumundadır. Zamanında bizim bakımsız tarlamızdan zorla çıkartılan bir UEFA şampiyonluğu istenilen yararı getirmemiştir. Tıpkı bir aralık pompalanan Steau Bükreş balonu gibi o da çabucak sönüp gitmiştir. Avrupa’da oyunların sonuçları, özellikle önde gelen spor olan futbolda, kulüplerin zenginliğinden giderek daha fazla etkilenmektedir. Oyuncu tahsisi sistemi olmadığından zengin kulüpler yetenekli sporcuların kaymak tabakasını kendilerine çekerek rekabet güçlerini arttırabiliyorlar. Bunun sonucu olarak zenginliklerini de daha fazla arttırmak şansına sahip oluyorlar. Zengin kulüpler büyük izleyici kütlesine ve Avrupa kupalarına katılmak ve bunları kazanmak şansına daha fazla sahipler. Ayrıca bu kupaları daha fazla kendilerine özgü kılabilmek için G-14 gibi projeleri de destekliyorlar. Bunun sonucu olarak Avrupa futbolu zenginlerin birinci kümesi ve yoksulların ikinci kümesi gibi bir ayırıma gitmek durumunda kalacak.

İkinci önemli sorun, TV yayıncılığının, kapsamı genişletebilmek için oyunlara daha fazla müdahale eder hale gelmesi. Spor oyunlarının mı yayımlandığı yoksa yayımlanmak için mi spor oyunları yapıldığını ayırmak olanaksızlaşıyor. İlginç bir öneri Avrupa futbolunu tek aralı iki yarım süre yerine üç aralı dört çeyrek süre ile oynamak önerisi. Bu öneri henüz kabul edilmemekle birlikte, gündemde nelerin olabileceğinin açık göstergesi. Dünya kupalarında büyük pazarları etkileyen saat farkları ile başa çıkabilmek için maçların öğle vakti cehennem sıcağında oynanması da gidişatın bir başka göstergesi.

Artık tarım daha bilimsel yöntemlerle yapılıyor Avrupa’da. Global sermaye koparıp almak yerine yerinde beslemenin daha verimli bir yatırım olacağını anladı. Elleriyle besleyip büyüttükleri gürbüz oğlanları Fenerbahçe takdirnameleri getirmeye başladı bile. Bir diğeri de serum bağlanmış güçlenmeye çalışıyor hızla.

Kim dediniz? Beşiktaş mı?

Hani şu milyonlarca taraftarının müşteri olmak yerine sivil toplum örgütü gibi davranmaya çalıştığı, geleneklerden, şereften hakdan sözettiği, yetmiyormuş gibi asıl gücün işbirlikçi sermayeden değil de kendi cep harçlıklarından geldiğini farkeden, globalizmin karşısında kendi özbeöz finansman projeleriyle son barikat olarak dikilen milyonların pençesinde ki şu ayrık otu mu?

Hadi canım siz de...

Avrupalılar da Amerikalılar gibi ticari sporun karanlık yüzü ile tanışıyorlar.

Büyük paraların döndüğü sektörlerde zenginler daha zengin olurken, sporun idealleri ve oyunların dürüstlüğü konusunda giderek kuşkular doğuyor. Bu olumsuz gelişmeler ise daha fazla ve daha heyecanlı oyunlar, görkemli stadyumlar, daha kapsamlı medya yayınları ve imaj yaratan ticari ürünler ile dengeleniyor.

Buna karşılık dürüstlüğün, sporculuğun, tevazunun egemen olduğu geleneksel yapının sürmesini isteyen ve sporun küreselleşmesine karşı olan kesimler de mevcut. Yine de cin şişeden kaçmış görünüyor ve tekrar şişeye sokulması olanakları şimdilik ufuklarda gözükmüyor.

Şimdi karar vermek bize yani taraftara düşüyor.

Hangi büyüklükten sözediyoruz burada?

Büyük markaların ticari soytarı kostümüne sığabilecek bir büyüklükten mi yoksa kendi kucağımızın büyüklüğünden mi?

Halkın takımı tribünü

yükselmeye çalışan en küçük bir ses, en küçük bir öneri bile şiddetle önemsenmeli ve aralarında olması gereken bağlantıyı kurarak daha büyük bir ses, daha büyük bir hareket haline getirilmesi için çaba harcanmalıdır.

Bugün, kazdağlarında ki zeytin altında ki altından daha değerliyse zeytine sahip çıkılacak... Suya sahip çıkılacak... Toprağa sahip çıkılacak. Sahip olduğumuz değerler altımız oyulunca ortaya çıkacak başarılardan, şampiyonluklardan daha değerliyse o değerlere ve sarılıp yükseldiği geleneklere sahip çıkılacak. Halk bulunduğu yere, tribünlere adını yazmışsa eğer ona sahip çıkılacak. Ne Beşiktaş'ı ne de başka bir takımı endüstriyelleşme olgusunun pençesinden tek başına kurtaramazsınız; meğer ki radikalleşip küçük bir amatör takım hüviyetinde sahadan çekilmeyi ve kendi kulvarınızı açıp orada yüzmeyi göze alasınız. Madem oyun global arenalarda oynanacak,madem ki zorunluluklar bizlere bunu dayatıyor o halde kazanılacak en küçük mevziin bile değerini hakkıyla vermek ve genişletmeye çalışmak birincil görevdir. Gerek bu projeye ve gerekse de global enfeksiyona uğramış da olsa kontrol edilebilir diğer muhtemel projelere dikkatle yaklaşıp dikkatle analiz etmekte yarar vardır. Bu nedenle her çözüm önerisinin, her fikrin ayrı ayrı değeri vardır. Tribünlere pankartımızı açalım, altına geçip maçımızı seyredelim ve bir yandan da düşünmeyi sürdürelim. Çünkü bu hayata dair, hayatın yanında olarak verilen mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır

BJK manifesto...

1) Beşiktaş AŞ olarak borsada hisseleri işlem gören şirket İMKB den derhal çıkmalı ve şirket feshedilmeli.
2) BJK adı altında yapılmış olan tüm sponsorluk anlaşmaları mümkün olan en kısa sürede iptal edilmeli ve kulüp tüzüğü bu tür anlaşmaların yapılabilmesini engelleyecek biçimde tadil edilmeli.
3) BJK’ne ait tüm sportif faaliyetlerinin televizyon yayın haklarına ilişkin sözleşmeler feshedilip gerekirse bu faaliyetlerin açık kanallardan ve sadece BJK ile yapılabilecek ikili sözleşmelerle yapılabilmesi sağlanmalı ve süreleri 1 yılı geçmemeli. (İspanya örneği)
4) BJK’ne ait tüm sportif faaliyetlerin bilet satışları sadece faaliyetin yapılacağı stadyum ya da salon gişelerinden satılmalı.
5) Kulüp yönetimi başkan ve profesyonel yöneticilerden oluşmalı. Bir kulüp başkanının, başkan veya yönetici olarak başka bir kulüpte aktif görevler alması engellenmeli.
6) Oyuncu alışverişi, lig devam ederken değil sadece sezon öncesi olmalı.
7) Tüm maçlar aynı gün, aynı saatte ve gündüz oynanmalı.
8) Yabancı sınırlaması getirilmeli,(Tercihan 2 ya da 3) altyapıdan gelen gençlerin önü kesilmemeli.
9) Forma numaraları 1’den 11’e kadar olmalı ve arkasında isim yazılmamalı.
10) Kulüpler her sene aynı formalarla mücadele etmeli.
11) Kulüplerin deplasman taraftarları için ayrılan biletleri turizm acentelerine vermeleri yasaklanmalı.
12) Gol sevinci yaşam özgürlüğüdür: Gol sevincine müdahale edilmemeli.

İlk beş madde diğerlerinden bağımsız olarak sadece Beşiktaş’tan Beşiktaş taraftarının talebi olabilir. Diğer maddeler ise tüm kulüpleri de ilgilendiren hususlara işaret etmekte. Bunun mücadelesi de gerçek futbol taraftarının işbirliğini gerektirmekte zorunlu olarak.
İlk beş maddenin hayata geçirilmesi sağlandığında belki şampiyonluk, Avrupa kupalarında başarı, kupalar mupalar bizden oldukça uzak hedefler haline gelecektir ama Beşiktaş’ı alınır-satılır endüstriyel bir meta olmaktan çıkarıp gerçek bir spor kulübü haline getirecektir.
Böylelikle Beşiktaş kulübü mücadelesiyle, taraftarıyla kendi geleneklerinin, duruşunun evrenselleşmesi yolunda bir sembol olarak yeryüzünde ki tek örnek olacaktır.
“Şerefinle oyna Hakkınla kazan” şiarının bütün dillerde söylenebilmesi için...

Neler oluyor bize?..

İçim kurum dolu...
Nefes almakta gitgide daha çok zorlanıyorum.
Her tarafımdan çığlıklar yükseliyor. Ben hiçbirini anlamıyorum.
Kaosa sürükleniyoruz deniyor, ama kaosun tam göbeğindeyiz.
Onu istemiyoruz, buna sinirleniyoruz, ötekiler istifa etsin, şunlar sussun...
Böyle bağıralım, şöyle çağıralım, şunu yazalım, bunu çizelim......
Oysa her şey aslında ne kadar basit(ti)...
Duygularımızın bayrağını sallayıp dünyalar güzeli evimizde,
İnançlarımızın anıtı açmış kanatlarını gökyüzünde salınıyor...
Ve biz haykırıyorduk, seviniyor, gülüyor, üzülüyor, ağlıyorduk.
Omuz omuza zıplayıp, birbirimize sarılıyorduk.
Peki ne oldu şimdi bize?
Nelerin peşinde, kimlerin ardına düşüp debelenmekteyiz bu bataklıkta?
Umutlarımız kanatlarımızdı bizim; Kim kırdı, nasıl kırdı da acılar içinde kıvranmaktayız böyle...
Peki ne oluyor bize neler oluyor kardeşler?
Kırıldık döküldük ve kırıp dökmeye yürüyoruz uygun adım.
“Yaşasın sokak futbolu”... “Üç korner bir penaltı” diye diye nelere, kimlere özendik?
İthal malı eşofmanlar, pahalı bir futbol topu mudur aklımızı çelen?
Şişkin egolar ve parlak ışıklar mıdır bizim özlemlerimiz?
Sevgimizin bedelini mi tahsil etmek istiyoruz artık?
Sokak futbolunun kurallarını kim koyar kardeşler? Biz mi, onlar mı?
Bizim yerimiz neresidir? Biz nerede durmalıyız şimdi nerede duruyoruz?
Gökyüzünde tek başına süzülmekteyken şimdi ne oldu da köpekbalıklarıyla yarışmaya heveslendik?
İçim kurum dolu kardeşler...
Nefes almakta gerçekten zorlanıyorum artık.
Silkelenmem gerek.
Silkelenmemiz gerek.
Temizlenmemiz ve arınmamız gerek ki...
Kat kaloriferi gibi mırıl mırıl değil
Haysiyetli bir odun sobası gibi gürül gürül yanalım.
Tekrar..
Hemen..

Neden iki büyük?..

Bu toprakların insanları, yüzlerce yıl boyunca kültürlerini kaynattıkları ortak kazandan, hayata dair farklı yorumlar ve biçimler çıkararak bunların üçü üzerine şimdiki yaşam biçimlerini, hayatı algılayış yöntemlerini inşa etmişler.
Hayatın hiçbir alanı bu üç temel felsefeden kendini soyutlayamamıştır, çünkü eğrisiyle doğrusuyla toplumun kendisi kadar gerçektir ve tüm örgütlenmeler, tüm saflaşmalar bu çekirdekler etrafında ete kemiğe bürünmüşlerdir

Nedir bu üç temel felsefe?
Osmanlı aristokrasisinden beslenip, yıkılış sürecinde de kurtuluşu güçlünün işbirlikçiliğinde bularak kültürüne ait değerleri güçlünün değerleriyle yer değiştirmek suretiyle süsünden taviz ve burunlarından kıl aldırmama üzerine gelişen “görgüsüz batı özentisi” bir felsefe.
Göçeden büyük anadolu sermayesinin, bu yukarıda ki tarafından pek de hoş karşılanmaması ve kabul görmemesi üzerine payitahtın karşı yakasına yerleşerek, içgüdüsel dayanışma refleksi ile kümeleşerek oluşturduğu güç birliğinin günümüze yansıması olan “Kıroyum emme para bende” felsefesi..

Sınıfsal kan uyuşmazlığı nedeniyle bunların ikisinden de uzak duran ve sahip olduğu yerel değerleri evrensel değerlerle eşleştirmiş, klasik emekçinin, yoksulun, orta tabakanın, görmezden gelinenin “Dayanışmacı” felsefesi.
Doğaldır ki bu topraklarda yüz yılı aşkın bir süreç içerisinde doğup gelişen futbol kulüplerinin de bu saflaşmadan kendilerini bağımsız tutmaları beklenemezdi. Her birinin kuruluşundan günümüze kadar gelişimi ya da yok oluş süreçleri, sahip oldukları felsefenin etkinliğiyle doğru orantılı olarak seyretmiş ve sonuç olarak birikim, bu üç temel felsefenin etrafında yoğunlaşmış görünüyor.

İlk bakışta sıradan bir oyun gibi görünen futbol temelli bu örgütlenmenin çevresinde oluşturduğu taraftar sosyolojisi incelendiğinde, meselenin sadece futbol meselesi olmadığının ipuçlarını açık olarak görebiliriz.
Yalnız burada dikkat edilmesi gereken hassas konu şudur. Bu üç farklı merkez etrafında biriken kitle, merkezden açıldıkça kenarlara doğru yer yer içiçe geçmiş bölgeler oluşturacağından taraftarı incelerken yanlış adreslerde ki yanlış renkleri de doğru tahlil etmek gerekir.
Bizim konumuz işte tam burada başlıyor.
İlk ikisinde doğaları gereği varolan ilkeler, yani;
-Büyük olmak çok olmaktır.
-Kazanmak için her yol mübahtır.
-Kazanmanın yolu güçlü olmaktan geçer.
-Güce sahip olmanın yolu paranın kontrolünü ele geçirmekten geçer.
-Paranın kontrolü kişilerin ve kurumların idaresi demektir.
-Herşeyin ve herkesin (Benim bile)bir fiyatı vardır.
Olarak özetlenebilir.
-Bu ikisinin, “Şeref” iyle oynayıp “Hakkı” yla kazanmak diye bir kaygıları olamaz.
-Kabile mantığı örgütlenmelerinin bünyede yarattığı kemikleşmiş lezyonlar, her türlü , karşıtını aşağılama,küçük görme ve hatta yok sayma ve ırkçılığa dair tohumların gelişimi için son derece elverişli tarlalar yaratır.
-Ortamını buldukları anda aşiretlerini cumhuriyet ilan etmekten çekinmezler.
-Parayı vereni bulduklarında bayraklarına kadar reklam alırlar ve buradan gelen parayı da “müşterilerini” daha çok söğüşlemek için daha gösterişli tuzaklar kurmaya harcarlar.
Çünkü pek övdükleri büyük bir filozofun da dediği gibi “Futbol artık sadece futbol değildir”
Futbol dışı sermaye çevreleri işi daha da ileri götürüp uluslararası kongreler toplayarak sonuç bildirgelerine “Spor artık sadece spor değildir” demek suretiyle cepheyi genişletmekte sakınca görmezler. Çünkü genelde spor ve özelde futbol, çevresinde topladığı büyük kitleler sayesinde son derece verimli bir iletişim ve pazarlama potansiyeli yaratmıştır. Sponsorluk kanunlarıyla (Burada devlet de işin içine giriyor) destekleyerek bu pazarı spor dışı kitlelere yaymak ve spor kulüpleri üzerinden mallarını pazarlamak tek amaçlarıdır artık.
Yoktur artık öyle kapıcı Rıza efendilerin çocuklarına ucuz semt pazarlarından forma neyin alması.
“Lisanslı ürünler” e bastıracan ki 60-70 YTL leri , çocuğun fiyakalı futbol okullarında janjanlı formalarıyla fiyakalı fiyakalı çalımlar atan yaşıtlarını seyrederken sümüklerini çekiştirip durmasın.
“Lisanslı ürünler” e bastıracan ki 60-70 YTL leri, ortalık milyar dolarlık sermaye gruplarının reklamlarını minicik kalplerinin üstünde gururla taşıyan minicik bebelerle kaynasın.
Bunları uzatmak mümkün ama gereksiz. Şimdi tam burada sormak istiyorum;
“Siz kendinizi bir Beşiktaş taraftarı olarak tarif ederken, ait olduğunuzu düşündüğünüz bu felsefenin merkezine ne kadar mesafede olduğunuzu düşünüyorsunuz?”
Kendinize bir bakın istiyorum.. O bütün renkleri avucunun içinde taşıyan beyaz ışık selinin büyük siyah tarafından yutulduğu Yaşam/Ölüm çizgisinde misiniz yoksa renginizde hafif morarmalar ya da kızarıklıklar mevcut mu…

Sen nerdesin?..

Bu toprakların insanları, yüzlerce yıl boyunca kültürlerini kaynattıkları ortak kazandan, hayata dair farklı yorumlar ve biçimler çıkararak bunların üçü üzerine şimdiki yaşam biçimlerini, hayatı algılayış yöntemlerini inşa etmişler.
Hayatın hiçbir alanı bu üç temel felsefeden kendini soyutlayamamıştır, çünkü eğrisiyle doğrusuyla toplumun kendisi kadar gerçektir ve tüm örgütlenmeler, tüm saflaşmalar bu çekirdekler etrafında ete kemiğe bürünmüşlerdir

Nedir bu üç temel felsefe?
Osmanlı aristokrasisinden beslenip, yıkılış sürecinde de kurtuluşu güçlünün işbirlikçiliğinde bularak kültürüne ait değerleri güçlünün değerleriyle yer değiştirmek suretiyle süsünden taviz ve burunlarından kıl aldırmama üzerine gelişen “görgüsüz batı özentisi” bir felsefe.
Göçeden büyük anadolu sermayesinin, bu yukarıda ki tarafından pek de hoş karşılanmaması ve kabul görmemesi üzerine payitahtın karşı yakasına yerleşerek, içgüdüsel dayanışma refleksi ile kümeleşerek oluşturduğu güç birliğinin günümüze yansıması olan “Kıroyum emme para bende” felsefesi..

Sınıfsal kan uyuşmazlığı nedeniyle bunların ikisinden de uzak duran ve sahip olduğu yerel değerleri evrensel değerlerle eşleştirmiş, klasik emekçinin, yoksulun, orta tabakanın, görmezden gelinenin “Dayanışmacı” felsefesi.
Doğaldır ki bu topraklarda yüz yılı aşkın bir süreç içerisinde doğup gelişen futbol kulüplerinin de bu saflaşmadan kendilerini bağımsız tutmaları beklenemezdi. Her birinin kuruluşundan günümüze kadar gelişimi ya da yok oluş süreçleri, sahip oldukları felsefenin etkinliğiyle doğru orantılı olarak seyretmiş ve sonuç olarak birikim, bu üç temel felsefenin etrafında yoğunlaşmış görünüyor.

İlk bakışta sıradan bir oyun gibi görünen futbol temelli bu örgütlenmenin çevresinde oluşturduğu taraftar sosyolojisi incelendiğinde, meselenin sadece futbol meselesi olmadığının ipuçlarını açık olarak görebiliriz.
Yalnız burada dikkat edilmesi gereken hassas konu şudur. Bu üç farklı merkez etrafında biriken kitle, merkezden açıldıkça kenarlara doğru yer yer içiçe geçmiş bölgeler oluşturacağından taraftarı incelerken yanlış adreslerde ki yanlış renkleri de doğru tahlil etmek gerekir.
Bizim konumuz işte tam burada başlıyor.
İlk ikisinde doğaları gereği varolan ilkeler, yani;
-Büyük olmak çok olmaktır.
-Kazanmak için her yol mübahtır.
-Kazanmanın yolu güçlü olmaktan geçer.
-Güce sahip olmanın yolu paranın kontrolünü ele geçirmekten geçer.
-Paranın kontrolü kişilerin ve kurumların idaresi demektir.
-Herşeyin ve herkesin (Benim bile)bir fiyatı vardır.
Olarak özetlenebilir.
-Bu ikisinin, “Şeref” iyle oynayıp “Hakkı” yla kazanmak diye bir kaygıları olamaz.
-Kabile mantığı örgütlenmelerinin bünyede yarattığı kemikleşmiş lezyonlar, her türlü , karşıtını aşağılama,küçük görme ve hatta yok sayma ve ırkçılığa dair tohumların gelişimi için son derece elverişli tarlalar yaratır.
-Ortamını buldukları anda aşiretlerini cumhuriyet ilan etmekten çekinmezler.
-Parayı vereni bulduklarında bayraklarına kadar reklam alırlar ve buradan gelen parayı da “müşterilerini” daha çok söğüşlemek için daha gösterişli tuzaklar kurmaya harcarlar.
Çünkü pek övdükleri büyük bir filozofun da dediği gibi “Futbol artık sadece futbol değildir”
Futbol dışı sermaye çevreleri işi daha da ileri götürüp uluslararası kongreler toplayarak sonuç bildirgelerine “Spor artık sadece spor değildir” demek suretiyle cepheyi genişletmekte sakınca görmezler. Çünkü genelde spor ve özelde futbol, çevresinde topladığı büyük kitleler sayesinde son derece verimli bir iletişim ve pazarlama potansiyeli yaratmıştır. Sponsorluk kanunlarıyla (Burada devlet de işin içine giriyor) destekleyerek bu pazarı spor dışı kitlelere yaymak ve spor kulüpleri üzerinden mallarını pazarlamak tek amaçlarıdır artık.
Yoktur artık öyle kapıcı Rıza efendilerin çocuklarına ucuz semt pazarlarından forma neyin alması.
“Lisanslı ürünler” e bastıracan ki 60-70 YTL leri , çocuğun fiyakalı futbol okullarında janjanlı formalarıyla fiyakalı fiyakalı çalımlar atan yaşıtlarını seyrederken sümüklerini çekiştirip durmasın.
“Lisanslı ürünler” e bastıracan ki 60-70 YTL leri, ortalık milyar dolarlık sermaye gruplarının reklamlarını minicik kalplerinin üstünde gururla taşıyan minicik bebelerle kaynasın.
Bunları uzatmak mümkün ama gereksiz. Şimdi tam burada sormak istiyorum;
“Siz kendinizi bir Beşiktaş taraftarı olarak tarif ederken, ait olduğunuzu düşündüğünüz bu felsefenin merkezine ne kadar mesafede olduğunuzu düşünüyorsunuz?”
Kendinize bir bakın istiyorum.. O bütün renkleri avucunun içinde taşıyan beyaz ışık selinin büyük siyah tarafından yutulduğu Yaşam/Ölüm çizgisinde misiniz yoksa renginizde hafif morarmalar ya da kızarıklıklar mevcut mu…

Endüstriyelleşme üzerine...

Daha önce yazmış olduğum bir yazıda (Neden son barikat?),endüstriyelleşme olgusunun genel hatlarına değinmiş ve “Son barikat” esprisinin anlamını kendimce yorumlamaya çalışmıştım. Şimdi ise bu konuyu biraz daha derinleştirmek niyetindeyim. Hazır şu önümüzde ki on-oniki günlük süreçte gündemimizde Beşiktaş maçı yokken verimli bir tartışma çıkarma şansımız olsun.
Halkın Takımı platformu, genel anlamda endüstriyelleşmiş futbol olgusuna karşıt fikirlerin sunulduğu, Beşiktaş geleneklerinin ve felsefesinin muhafazasını besleme sportif başarıların önüne koyan bir nitelik sergilemekte ve bununla da gurur duymaktadır. Bu anlamda Halkın takımı forumu standart taraftar forumlarından tematik olma özelliğiyle ayrılmaktadır. Halkın Takımı ahalisinin endüstriyelleşmiş futbol üzerine söylenecek bir çift lafı her zaman olmalı ve sloganların da biraz dışına çıkıp, sahip olduğu birikimi bu bir çift lafın temeline harç gibi koyarak onun sağlamlaştırılması amacını gütmeli.
Bu doğrultuda derinleşecek tartışmalardan alınacak olan verimin kalitesi, konulacak tavrın netleşmesine hizmet edebilecektir.
19. yüzyılın ikinci yarısında (1870 ler), nüfusun artması sonucu kentlerin oluşması, ihtiyaçların çeşitlenmesi, icat ve buluşların yoğunluk kazanması sonucu başlayan endüstri devriminin ilk aşaması fabrikaların ve dolayısıyla tarım dışı proleteryanın doğması ve gelişmesini de getirdi. İkinci aşama olan makineleşme, bilgisayarın icadı ve internet sayesinde bugün etrafımızı saran ve adına endüstri devriminin 3. aşaması da denilen Globalleşmeye evrilmiş durumda artık.
Sanayi devrimiyle birlikte sermayenin azınlık elinde birikmesi sonucu oluşan geniş tekel ağları, karteller artık kitlelerin mevcut ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla yapılan üretim-tüketim ilişkisiyle yetinmemeye başladı. Yeni ihtiyaç alanları yaratmak, dahası ihtiyaç dışı lüks tüketimi körüklemek amacıyla beslenen yeni trendler, moda, marka yaratmak gibi yollara hızla sapan sermaye birikimi elbette ki milyarlarla ifade edilen büyüklükte bir kitleyi çekim alanına hapseden futbola kayıtsız kalamazdı ve kalmadı da.
Bu aşamada başlayan bir ele geçirme süreci sonucu kitlelere ait olan tüm kulüp yapılanmalarına çeşitli sermaye gruplarınca önce sızıldı ve sonra el konuldu. Kitlelerce futbola ve kulüplerine atfedilen tüm değerlerin yerine yavaş yavaş yeni değerler konuldu ki çıkış noktası, insanoğlunun egemen olmakta en isteksiz olduğu o onulmaz “zafer” duygusudur. Kitlelerin bu duygusunu kaşıyarak itinayla yerleştirilen yeni değerler tıpkı bir tahtakurusu kolonisi becerisiyle, kitlelerin sahip olma duygusunu da koca bir kütük gibi kemirip içi boş kocaman bir kabuğa çevirmiştir bile. Sahip olduğumuzu sandığımız şey artık o şey değildir. Bize sunulan sadece incelikle oyulup süslenmiş, boyası cilası yerinde ama canı olmayan içi boş kuru bir kütükten ibarettir. Kısacası bir “marka” dır artık.
Genel olarak endüstriyel futbola karşı koyduğumuz tavır sloganların ötesine pek geçememektedir. Nasıl geçsin ki? Endüstriyelleşmenin köşkü kapitalizme karşı, en büyük karşıtı işçi sınıfı bile 100 yılı aşkın mücadelesinde, onca gücüne, sendika örgütlerine, ideolojik tabanlı parti teşkilatlarına ve devrimci potansiyeline karşın kısmi zaferlerin dışında kalıcı bir başarı elde edememiştir. Teknolojik gelişme ve sermayenin artık üretimden çok daha karlı hizmet alanlarına yaptığı yatırımlar sonucu eski devrimci geleneği de iyice aşınan işçi sınıfının ideolojisini bile güncellemeye vakit bulamadan pasifize olmaya yüz tutması kapitalizmin tek bir global kutup haline gelmesi sonucunu doğurmuştur artık.

En küçük mahalle takımından başlayarak çok uluslu sermayenin bayraktarlığını yapan dünya takımlarının ve onların dev organizasyonlarının önüne “Barikat” olarak dikilmenin romantik bir ütopya olarak kalacağını anlamak pek zor olmasa gerek. O halde biz neye karşı çıkıyoruz ve neden karşı çıkıyoruz?
Futbol ve onun alyuvarları olan tüm futbol kulüpleri efendileri olan dev endüstri canavarına bizlerden can taşımaya devam edecektir. Büyük ama çok büyük kitleler de bu oyunun gönüllü birer parçası olmayı da sürdüreceklerdir. Tüm bu işgal edilmişlik ve hatta ötesinde dönüştürülmüşlük içerisinde biz ne yapabiliriz?
Yıllar önce İngiltere’de yayımlanan bir futbol dergisinin yaptığı araştırmada Beşiktaş, dünyada felsefesi olan çok az takımdan biri olarak tanımlanmıştır.
Felsefesi olmak... Bu deyişi çok sevdiğim ya da beni daha akıllı gösterdiği için kullanıp durmuyorum. Kendine ait bir felsefesi olmak nadir rastlanan bir özellik. Peki diğer irili ufaklı bir çok takımın bir felsefesi yok mudur? Sorusuna verilecek cevap; Yoktur.
Endüstriyel heyülanın markaları durumunda ki bir çok takım arkalarında ki bu büyük gücün, yani sermayenin felsefesini taşırlar.
Nedir bu felsefe?
-Oyun sadece kısıtlı bir alanda oynanıp bitmez..
-çok önceden oynanmaya başlar ve sadece güçlü olan kazanır. Sahada olan biten sadece sonuçların açıklanma törenidir.
-Bu felsefe sadece kazanmayı kutsar. Herşey kazanmak hedefine göre şekillendirilir, kullanılır ve gerekirse harcanır.
-Gelenekler sadece aşılması gereken alışkanlıklardır. Sermayenin baş döndürücü dinamiği ve çöplük kavgasında geleneklerin yeri yoktur.
-Kuralları mevcut koşullar ve sahip olunan güç belirler. Her türlü ahlak ve adalete ilişkin endişeler zayıflara ve kaybedenlere mazeret teşkil etmekten başka bir işe yaramazlar.
-Güçlerin dengelendiği yerlerde devreye giren kural “win-win” yani kazan,kazan kuralıdır. Yenişemeyen güçler karşılıklı çıkarlarını gözeterek birlikte kazanma adına her türlü işbirliğinden kaçınmazlar.
-Hiçbir şey satılamaz, hiç kimse vazgeçilmez değildir.
-Para eden herşey değerlidir
-Tek değer paradır.

Bir takımın futbol endüstrisinin yoğun ilgisine mazhar olabilmesi için sahip olması gereken potansiyel nasıl hesaplanır?
Ortalama 10-15 milyon taraftarı olan bir kulübün her taraftarı haftalık olarak o kulüp için 50 YTL bütçe ayırırsa hareketli sıcak sermayenin haftalık değeri 500-750 milyon YTL dir. Bu anılan rakam sadece potansiyeldir ve bu potansiyel yatırım yapmaya değer ciddi bir potansiyeldir. Peki nasıl harekete geçirilebilir bu büyük potansiyel?
Önce başarı beklentisinde olan kitlelerin desteği alınarak direksiyona geçilir.
Sonra bu kitleye ceplerinde ki 50 YTL leri harcayabilecekleri seçenekler tasarlanıp sunulur.
Bu iş yapılırken sermaye grupları müthiş bir işbirliği sergilerler. Örneğin;
Formalar için lisans hakkı kulüp adına sabitlenir. Sonra büyük bir markaya imalat hakkı satılır. Markalı olarak imal edilen bu ciciler taraftara satılmaya başlanır. Satışı artırmak için büyük isimlerin peşine düşülüp o formayı sırtına geçirmesi sağlanır. Bu nedenle oyunun ruhuna aykırı olarak belirlenmiş mevkii numaraları oyuncuların plaka numaraları haline getirilir. Artan satışlarla birlikte formaların muhtelif yerlerine yüksek bedellerle reklam alınma şansı yaratılır. Artan gelirler daha büyük transferleri, o da daha çok forma satışını o da daha çok reklam gelirini birlikte getiren ucu açık bir spiral yaratır. Tabii aynı taraftara birden fazla forma satabilmenin yolu da her yıl yeni modeller yaratarak, bunları süslü defilelerle tanıtımını yaparak pazarlamak olarak bulunmuş ve bu eğilim zaman zaman kulüp renklerine müdahale edilebilmesine kadar varmıştır.
Tasarım işte bu.
Bu örneği atkı,bere,saat,şampuan,parfüm,deodorant,polar,pijama,T-shirt,ıvır,zıvır olarak genişletin istediğiniz kadar.
Diğer bir yöntem ise sahip olunan stadyumu büyüterek yerleri peşin satmaktır. Hem böylelikle sezon başının gazıyla tüm sezonun seyirci ortalamasını baştan garanti etmek ve muhtemel başarısızlık halinde ortaya çıkabilecek olan seyirci (müşteri) sayısında ki düşüş riskini en aza indirmek hedeflenmiştir.
Tüm taraftarın stada gelemeyeceği gerçeği üzerine hariçte kalanların maçları izleyebilmeleri için yayın hakkı TV kartellerine pazarlanır ve parası peşinen garanti edilir. Bu parayı riski alan yayıncı kuruluş müşteriden toparlasın artık.
Açıkta kalan kupa ya da hazırlık maçları ise yine başka TV şirketlerine ayrıca satılıp onun da paraları peşin tahsil edilir.
Ne kaldı? Radyodan dinleyenler... Onları da sat artık bu saatten sonra.. Niye ayıp olsun?
Kulüp kısmen sermaye şirketi haline getirilip borsada sözüm ona “Halka!!” satılır ve parası peşin olarak tahsil edilir.
Kulübün sahip olduğu gayrimenkuller teminat gösterilerek bankalardan bol kredi toparlanır ve yukarıda dönen çarka taşıma su olarak eklenir. Hatta kat karşılığı inşaat şirketlerine pazarlanılıp tamamen kurtulunabilir bu hareketsiz değerlerden. İş, paraya dönsün bir an önce...
Devamını öğrenebilmek için aslında bir yönetici yakalayıp onun ağzından dinlemek lazım çünkü benim hayal gücüm sınırlı kalıyor ve bunları tasarlayabilmek için hiçbir profesyonel yardım alma şansım da yok.
Şimdi...
Hiçbir taraftar gücü takımını bu çarkın içinden çekip çıkaramaz. Peki teslim mi olunacak. Eğer ki sahip olduğunuz geleneksel bir felsefeniz, bir duruşunuz mevcut değilse evet; Teslim olacaksınız ve cebinizde ki 50 şer YTL leri de akıtmayı sürdüreceksiniz.
Ya da...
Bu tezgah kapsamında başarı olarak pompalanan tüm sahtekarlıklardan vazgeçeceksiniz.
Kulübüme yardım ediyorum ve kombinemi alıyorum, formamı korsandan almıyorum, lisanslı ürün kullanıyorum, yayıncı kuruluş decoderlerine saldırıyorum ki kulübüm bu kuruluşlar karşısında daha güçlü durabilsin gibi bir anlayışı da bu sahte başarıların kuyruğuna ekleyip kıçına şaplağı basacaksınız.
Ekonomik desteğini yani sermaye karşısında ki endüstriyel değerini yitirmeye başlayan gemiyi en önce terkeden farelerin elinden direksiyonu alacaksınız ve endüstriyel sermayenin karşısına endüstriyel sermaye olarak dikileceksiniz. Ama felsefesini yitirmeden, geleneklerini yanında taşıyarak, mevcut duruşunuzu bozmadan.
Ütopya?.... Belki.
Başarı şansı?.... Belki hiç yok.
Peki sonuç?...
Endüstri canavarının sıradan bir markası olarak var olmak yerine, tarihe o canavarın karşısına dikilmiş son barikat olarak kaydedilmek.

 
Hakan Kirezci - Templates para novo blogger