İnönüyü yıkmak...

8 Temmuz 2008 Salı

Bu konu artık batıya giden bir geminin güvertesinde doğuya doğru koşmaya benzedi.
Yıkıp yenisini yapmak isteyenlerle istemeyenlerin tartışmaları pratik olarak pek bir anlam taşımasa da yine de bu, biz doğuya koşanların kişisel fikirlerini bildirmelerine engel değil. Bu nedenle ben konuşmaya devam edeceğim; her ne kadar hayatın pratiği altında ezilecek olsam da hiç değilse tarihe düşülen notlardan biri olurum.

Önce neye karşı olduğumu açıkça ortaya koyayım sonra da kendimce gerekçelerimi sıralarım.

Beşiktaş’ın yeni ve modern bir stadyuma sahip olmasını, taraftarının burada maçları rahatça izlemesini ben de isterim. Bunun için eldeki eskinin yıkılması ve yerine son derece modern ve ihtiyaçları karşılayan, üstüne üstlük bir de gelir getiren yenisinin yapılması olanağı varsa yapılması gereken budur; meğer ki sahip olduğunuz eski stadyum bir Ali Sami Yen, bir papazın çayırı, bir Zeytinburnu ya da Kasımpaşa stadyumu olsaydı. Ama elimizde ki eski stadyum bir Dolmabahçe klasiği, dünyanın en güzel stadyumu olarak tescili yapılmış bir İnönü stadyumu ise orada biraz durur düşünürüm ben arkadaşlar.

İnönü stadyumuna eskiden yapılmış ama artık zamanını doldurmuş köhne bir mimari yapı muamelesi yapmak, durduğu yere sadece bu yönden bakmak salt kişisel tercihlerle açıklanamaz.

Modernizm 60’larda başlayıp 2000 lere kadar hükmünü sürdürebilmiş, tarihin derinliğiyle kıyaslandığında son derece sığ kalan bir dönemdir. Bu dönemden kurtulma çabalarına henüz bir isim konulamadığından yuvarlak olarak adına post-modernizm yani modernizm ötesi denilen farklı bir çağ yaratma sürecine girmiştir insanlık kültürü. Ancak klasisizmin ağırlığını dengeleyecek unsurları henüz üretemediğinden ve karlılığın sürekliliğini de bozmak istemediğinden konforu ön plana çıkarıp modernist yaklaşımlarla yaratılan ucubeleri pompalamayı da sürdürmekten geri kalmamaktadır. (Uzay mimarisi, camdan köşkler, plazalar vs…)

Klasik dönemin nadide sayılmasa da benzerleri arasında tek olma özelliğini sürdüren son eserlerinden olan İnönü stadyumuna ben bu açıdan yaklaşmayı uygun görüyorum.

Buraya kadar söylediklerim Beşiktaş olarak üzerine konduğumuz bu mirasa ilişkin kaygılarımdan ibaret. Özel olarak yani salt bir Beşiktaş’lı olarak ise bir yerlerde yapılabilecek olan müthiş modern bir stadyuma, onun getireceği rahatlık ve ranta söyleyecek bir sözüm yoktur. Kişisel tercihimi soran olursa elimizde ki mirasla övünmeyi ve onun en verimli bir biçimde kullanılabilmesi için gerekli yatırımların yapılarak, eksiklerinin giderilerek, giderilemeyecek olanlarından da fedakarlık yapılarak elimizde tutulmasının ayrıcalığından mahrum olmak istemediğimi söylerim.

Bunun adına tutuculuk ya da gericilik diyenler çıkabilir elbette. Bir anlamda doğru da.

Burada tuttuğum insanlık kültürünün bize miras bıraktığı son eserlerinden biridir. Geride kalmamın sebebi de, kültürel kral yolunda yürümeyi globalist sermayenin kar hırsıyla inşa ettiği otobanda rüzgara inat sürat yapmaya tercih ettiğimdendir.

Büyük taraftar projesinin hedefi ve saldırılar

Büyük taraftar projesinin önümüze getirildiği ve ne olduğunu kavrayabildiğimi sandığım andan itibaren bu projenin tam bir destekçisi oldum ve olmayı da sürdürmekteyim. Yeryüzünde böyle devrim niteliğinde bir çıkışı becerebilecek taraftar kitlesinin çok az olduğuna ve ülkemiz özelinde de bu işe baş koyabilecek tek taraftar grubunun Beşiktaş taraftarı olacağına inanıyorum. Ancak;

Endüstriyelleşmenin kıskacında ki bir olgunun salt gönül, sevda ve fedakarlık silahlarıyla, birkaç kişinin sırtına yüklenerek sökülüp alınacağına dair ciddi endişeler taşıdığımı da her zaman belirttim.

Küresel düzeyde son derece sağlam yapılanmaların içiçe geçerek berkitildiği, son derece güçlü örgütlenmeler ve işbirlikleriyle inşa edilen küresel bir imparatorluğun elinden lokmasını almak için romantizmden daha fazlası gerekiyor. Örgütsüz olarak çıkılan bir yolda elbette ki bugün geldiğimiz noktayı aşamayacağımız, daha ulusal medyada dahi tek kelime yer bulamadan bu tür öncü medya güçleriyle yolumuza taş konulacağı hiçbirimiz için sürpriz olmasa gerek.

Bunlar önemli değil; şimdilik!.. Bu tür arkadan vurma görüntüsünde olan ama aksine tam cepheden gelen kalleşlikleri bir şekilde bertaraf edebiliriz belki ama ya sonrası?

Projenin hedefi hepimizce malum. Kendi sitesinde ki banner da bile açık seçik belirtilmiş. Bu hedefleri gerçekleştirmek yolunda verilecek ciddi bir mücadelenin ciddi sonuçları karşısında olabileceklerin ipuçlarını, projenin dayandığı ana güç olan taraftarın ( taraftar derken sadece Beşiktaş taraftarından sözediyorum) gizlice arkadan kuşatılma operasyonlarından rahatlıkla görebiliyoruz artık. Nedir Bunlar?

Önce, bir kulübün geleneksel yöntemlerle sözde mücadele vererek, bir “malzeme” olarak katıldığı büyük endüstriyel yemek kazanının içine Beşiktaş taraftarı ezber bozacak çeşniler katmaya ve giderek kendisi bizzat ezber bozan bir güç olarak yemeğe müdahale etmeye başlamıştı artık. Bu gücün varabileceği muhtemel hedefleri bizden daha önce öngören kazan sahipleri ise önlem almakta gecikmedi elbette.

İlk olarak “Sporda şiddet yasası” nın kendine özgü bir yorumuyla tribün liderlerini tasfiye ettiler. Bunun sonucu olarak kıymetli asma köprülerinden uygun adım yürüyen taraftarı adi adım yürüterek köprülerini sağlama almakla işe başladılar. Ardından Vedat (Benakay) kardeşin başlığında da görebileceğimiz gibi tribünlere pankartların sokulmasını yasaklama gibi bir diğer operasyonla adi adım yürümeye başlayan (maalesef) taraftarı sessiz sedasız oturtmaya çalışıyorlar.

Stadyumda konfor arayan, bu nedenle köhne! Stadyumun yıkılması için yırtınan taraftara karşı her zaman kullandığım temel argümanım olan “Amerikan beyzbol seyircisi” profilinin, taraftar mabedleri yerine konforlu ticarethanelerinde uslu seyirci haline getirilmesi için ilk tasfiye edilmesi gereken çıban başı olan Beşiktaş taraftarı böylelikle istenen kıvama ve lezzete gelebilecekti; kaynattıkları aşın tadını bozamayacaktı artık. Bunu “şimdilik kaydıyla” da başarmış görünüyorlar.

Şimdi ise tribünlerde seyirci olmaya mahkum edilmek istenen bu taraftar kalkıyor, adamların iktidarına göz dikiyor. Yani gücünün farkına varıyor ve bu gücü kullanmaya karar veriyor. Peki nasıl yapmayı planlıyor bunu?

İşte ıstırabımız da tam burada başlıyor.

Bu projenin uygulanabilirliği yönünde en büyük zaafı, gerçekleştirilebilmesinin savaştığın gücün onayına bağlanmasıdır. Bir zamanlar, arkasında ki büyük parlamento çoğunluğuna güvenerek “Bu ülkeye komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz” diye meydan okuyan Menderes gibi böyle bir proje uygulanacaksa onu da biz uygularız diyen (Bkz. Aziz Yıldırım taraftar projesi) bir güçten işbirliği talebidir en büyük zaaf.

Zaten bu zaafiyetin çok iyi farkında olan proje mimarlarından Özer Özçetin hocamızın projenin sitesinde yazdığı (Ama şimdi bulamadığım?) “Beşiktaş’ın aşığı kartal yürekliler” başlıklı yazısında bu endişeleri kendisinin de paylaştığını ve “Eğer” kulüp yönetimince kabul görmezse farklı alternatifler sunduğunu görebiliriz.
“…Burada beklenen beklediğimiz veri tabanı oluşturmak sayımızı bilmek tespit etmektir.Ondan sonraki aşamada kulübümüze ön anlatımını yaptığımız isim listesini sunup proje nasıl hayata geçeri tartışmak tartıştırmaktır.Burada ciddi olarak kulüp buna eğilir belli hesap yapıp şu kadar kişi ile şu bütçe oluşuru, anlar ve mantıklı bulursa zaten herşey resmi yürüyecektir.Yok eğer kulüp biz bu işlere girmiyoruz derse o zaman tüm temsilcilerle buluşup taraftara açık bir panel yapacağız,insan gücümüz neyi becerir neyi başarırı tartışıp işi tüzel kişilik üzerinden yürütmeye çalışacağız.Genel kabul görürse,işin para ve bütçe ayağını harekete geçirmek için bir fan kulüp kuracağız.Burada toplanacak rakamları ya kulübe aktaracağız,ya bir iki şubeyi alacağız veya transfer yapıp kulübe hediye edeceğiz veyahutta okul kuracağız… (Özer Özçetin)”

İşte benim kişisel olarak desteklediğim ana fikir de bu alternatiflerden birisi olarak öne çıkıyor.

Bu projeyi kulübe sunmak ve kabul görmesini ummak gibi bir hayale kapılmadan, hemen kurulacak bir tüzel kişilik (Taraftar derneği ya da şirket) üzerinden yürütmek. 300 bini aştığı söylenen gönüllü sayısını 500 bin olarak hedefleyip , 20 milyon dolar nakit ve bir milyon dolarlık aidat gibi dev bir bütçeyle şubelerden birkaçının mali ve idari yükünü “tüzel kişilik” olarak üstlenmek.

Eğer sadece futbol taraftarı değilsek.
Eğer Beşiktaş armasının olduğu her yerdeyiz diyebiliyorsak.
Bu projenin yol haritasının sadece bu olması gerektiğini savunuyorum.
Böylelikle etrafımızı sarmaya çalışanların gitgide daralan çemberinin bu zayıf noktasından (Amatör şubeler) kırılabileceğini ve kendi çemberimizi oluşturma sürecinin bu şekilde başlayacağını düşünüyorum.

Bu süreç, yine “şimdilik” kaydıyla itin köpeğin ilgi alanı dışında kalacağından bu işe baş koyanların incitilmesinin ve en aşağılık yöntemlerle engellenip küstürülmesinin de önü alınabilir.

Para ligi ve iki büyük...

Fenerbahçe Spor Kulübü, dünyanın en çok kazanan futbol kulüpleri arasına girmeye aday oldu.

''Footbal Money League'' (Futbol Para Ligi) araştırmasının 2006-2007 sezonu sonuçları yayımlandı. Deloitte Spor Sektörü Grubu'nun her yıl gerçekleştirdiği çalışmanın, 2006-2007 sezonu finansal verilerine dayanarak hazırlanan araştırmasında Fenerbahçe'nin 87,2 milyon Avroluk gelirle önümüzdeki yıllarda dünyanın en çok kazanan futbol kulüpleri arasına girmeye aday olduğu belirtildi.

Transfer geliri gibi bazı gelirlerin kurallar gereği eklenmediği tabloda Fenerbahçe 87,2 milyon Avro ile yer aldı. Bu tutar, Fenerbahçe'nin futbol dışı gelirlerinin ve bütçesinin tamamını içermiyor. Beş şirketinin gelirlerini de içermiyor. Hesaplamalara tüm şirketlerin toplam gelirlerinin sadece temettü şeklinde kulübün gelirleri içine yansıyan tutarlar giriyor. 87,2 milyon Avro ile listede 25. sırada olan Fenerbahçe'nin altında Benfica, West Ham United, Manchester City, Aston Villa, Everton gibi dünyanın en ünlü kulüpleri yer alıyor.

Daha önce yazmış olduğum bir yazıda neden sadece iki büyük bırakılmak istendiğine dair bir analizim olmuştu. Bu tür hassas bir operasyonun durumdan birinci derecede çıkar sağlayacak olan sermayenin denetiminde gerçekleştirilmeye çalışılması büyük riskler taşıyacaktır haliyle. Bu nedenle sac ayağının diğer unsurlarının da bu mekanizmaya dahil olması kaçınılmaz olacaktı.

Uvertur olarak Ulusoy federasyonunun tüm beceriksizliklerine karşın başlattığı sürecin artık daha ehil ellere teslim edilmesi zamanı gelmişti. İşte şimdi olgunlaşan meyva siyasetin tam kucağına düşmüş bulunmakta artık. Siyasi iradeyle içiçeliğinin iyice deşife olduğu yabancı sermaye ağalarının yerli iş ortakları ile organik bağlarını (Şeyh Maktum ve Aziz Yıldırım ortaklığı) artık görebiliyoruz. Bu iç içeliğin yol haritası Kartal görünümlü çakalların şoför mahalline oturtulmasıyla iyice netleşmeye başladı görüldüğü gibi.

Para ligine alınan güzide! kulübümüzün alınma kriterlerine bir bakalım.
Gelirler 87.2 milyon Euro imiş. Bu gelirlere sahip olduğu beş şirketin gelirleri dahil edilmemiş ama kulübün bu şirketlere olan ortaklığından alınan temettü gelirleri dahil edilmiş.

Burada sıkıntı nerede? Bir kere bu beş şirketin gelir kalemleri nelerdir?
Kulübün tüm giderlerinin yüklendiği bu şirketlerin ne geliri varmış? Hiç...
Ama gelirlerin tümü nereye kaydediliyor? Dernek statüsünde ki spor kulübüne.
Bu durumda gider olarak sadece transfer harcamaları olan (ki bunlar kural! gereği hesaba alınmıyor) ve diğer giderlerinin sadece bu şirketlere yüklendiği spor kulübü tüm gelir kalemlerini elinde tutarak bu müthiş karı elde ettiği gerekçesiyle pompalanmaya çalışılıyorsa bu işin ucunun aslında nerelere kadar uzandığını rahatlıkla görebiliyoruz.

Adı konmamış bir operasyonla devre dışı bırakılan Trabzon'sporun maç yayınları da artık durduruldu. Bundan sonra sıra kime geldi dersiniz? Taraftarın başlattığı büyük taraftar projesinin medyada hiçbir kabul görmemesine karşın aynı projenin Aziz Yıldırım tarafından gündeme getirilmesi üzerine kopacak yaygarayı tahmin edebiliyor musunuz?

Şanlı bir tarihin içinden tribünlerimize süzülen "Gündoğdu hep uyandık" marşımızın artık aynı şanlı tarihten gelen bir başka marşla birlikte harekete geçirilmesinin vakti gelmemiş midir sizce?

"Uyan artık uykundan uyan, uyan esirler dünyası
Zulme karşı hıncımız volkan, bu ölüm dirim kavgası"

Siyah-Beyaz çubuklu forma

Ana rahminin sıcak karanlığından gözalıcı beyazlığa avdetimizle başlayıp huzur dolu soğuk karanlığa duhulümüzle sona eren sürecin barkodudur siyah beyaz çubuklar.

Haykırarak fırladığımız güneşin altından sessizce çekiliriz yeraltına ki ne çok forma astık anılar dehlizine biz ve asmaya da devam ediyoruz hala…

Ahiretin kasalarından geçip okutana kadar bedelimizi meleklere,güneşin altında ödenecek çok borcumuz var daha.

İnsan olmak biyolojik bir tesadüf; iyi insan olmak ise iradi bir tasarımdır. Mevcut modellerden ilham aldığımız da olur, bazen de bizzat kendimiz model oluruz (ki sorumluluğu ağırdır). Tesadüfi organizmaların ortak paydaları menfaatlerin parıltısına doğru toplu bir yöneliştir ki bu seferberliğin çiğnediği güzergah ezilen değerler çöplüğü olarak uzanır gider tarihten geleceğe… Gönülleri de dümdüz etmiştir bu güruh; öylesine ki eskiye dair küçücük bir değerin dahi sığınabileceği hiçbir kıvrım kalmasın.

Bizim barkodumuz fazla eleman içermez. Hepi topu iki siyah arasında tek bir beyaz çubuk. Bütün tanımlamamız o üç çubuklu formaya kazınmıştır; dünyaya o parmaklıklar ardından bakarız ve ilmek ilmek ördüğümüz beyazlığın muhafazası tesadüf değil tasarım olduğumuzun garanti belgesidir.

Ne güzel türküdür o ve ne güzel de anlatır ortak kaderlerin yalnızlık için ettiği o anlaşılmaz ısrarı;

Rami kışlası kapısı
Islak yıldızlara bakar
Sarı duvarlar ardında
Askerler gülleri bekler

Rami kışlası kapısı
Ardında kapalı düşler
Işır gecenin koynunda
Doğunca ıslak güneşler

Malatyalı Vanlı Muşlu
Bir ranzada kurumuş üçlü
Benim sevdam daha içli
Diye yarışır yürekler

Kimi yorgun kimi tekin
Kimi ağlayacak dokun
Benim günüm daha yakın
Diye yarışır yürekler

Oysa benim sevdam sadece benimle yarışabilir ve tahliye olmak yoktur bu sevdadan; bunu bilmez mi bu yürekler?

Kendi yüreğimiz, kendi sevdamız… Hangisi daha büyük kim bilebilir ki?
Kimin günü daha yakın o son siyaha, kim iddia edebilir?
Sevda ortak, kader ortak…
Hepimizin hayatının barkodudur siyah beyaz çubuklu forma; işimiz ise bunu hiç unutmamak.

Bizimkiler...

Keşke herşeyi endüstriyel futbol gerçeğine yükleyip de ruhumuzu ferahlatabilseydik ama öyle değil işte.

Endüstriyel futbola karşı çıkmanın temelinde endüstriyelleşme olgusunun omurgasını oluşturan kapitalizme karşı olmak yatmıyor mu? O halde bu karşı çıkışın da temelinde anti-kapitalist bir tavrın olması gerekmez mi? Yoksa, doğası gereği karlı gördüğü her alana el atan, yatırım yaparak karını ve sermayesini büyütmeye çalışan büyük sermaye gruplarına niye kızalım ki? Onlar kendi hesaplarına göre, kendi çıkarlarına en uygun tavır içerisindeler zaten.

Burada sorgulanması gereken konu; Geleneksel insani değerler adına savunduklarımıza karşı dayatılan yeni ahlak biçimine karşı durup duramadığımızdır, yoksa parasını verip onun bunun formasına, mabedine adını yazanların hayatı yorumlayış biçimleri değil. O biçimi biliyoruz zaten. Kendimizi biliyor muyuz peki?

Bugün lisanslı ürünler adı altında zaten sahibi olduğumuz renkleri ve armayı çul çaput, çanak çömlek üzerine koyup % 500 ihtikarla yine bizlere kakalanmasına "Kulübüme destek oluyorum" mantığıyla sahip çıkan;

"İnönü yıkılsın yerine 50 000 kişilik stad yapılsın" diyerek, karşı çıkan herkesi de gerici olmakla itham eden;

"Yıldız futbolcu isterüz, şampiyonluk isterüz" diye kazan kaldıran;

Yıllarca Avrupa, Avrupa nidalarıyla inleyip de pek değer verdikleri Avrupa'nın en önemli ikinci kupasında yenilgisiz tek takım olarak yürüyen ve adını şampiyonluk adayları arasına bilek zoruyla kazıyan basketbol takımımızı bir kaç yüz kişiyle oynamaya mahkum eden, müthiş(!) desteğini onlardan esirgeyen büyük(!) Beşiktaş taraftarı kendini biliyor mu gerçekten?

"Bunun adı endüstriyel futbol değil sadece talandır"

Talan zaten endüstriyelleşme sürecinin lokomotifi değil midir? Şimdi incelmiş bir takım davranışlar Real Madrid ağayı, "Para bende" başlıklı görgüsüz talancılık kültüründen muaf mı tutacak yani?

Menderes, zamanında çok büyük bir parlamento gücüyle iktidardayken şunu diyor; "Bu ülkeye komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz".

Çok büyük sermaye güçlerine sırtlarını dayayanların "Vefa gerekiyorsa onu da biz gösteririz" ya da dayandığı çok büyük etnik kökenli taraftar gücünden ürktüğü için üç-beş kuruş para vererek formasına Unicef yazdırma gibi hayır gösterileriyle gözboyayanları aklayıp bizim azgelişmiş işbirlikçilerin acemiliklerini endüstriyel ahlakdan mazur göstermek ne kadar doğrudur acaba?

Takımının kaptanını takas aşağılamasına maruz bırakanlar... Vestelden yedikleri baba kazığın ardından "Ben Beşiktaş gibi büyük bir camianın kaptanını bu yolla alıp oynatmayı zul addederim" diyerek yüz şampiyonluktan daha büyük bir payeyi ıskalayanlar... Ben artık bunların hiçbirisine kızamıyorum bile. Onlar beslendikleri bataklıkta batmamak için kendi yaşam mücadelelerini veriyorlar; tıpkı varlığını sürdürebilmek için bir hücreye yamanan ve onu yok etmek pahasına özünü emerek yok eden virüsler gibi.

Ben ümitlerimi bağlayacağım babaları bunların daha bir endüstriyelleşip de incelmelerinde aramıyorum.

Ben ümitlerimi bağlayacağım babaları aslında hiçbir yerde de aramıyorum.

Ümitlerimi hiçbir yere de bağlamayacağım zaten; sadece yaşadığım sürece ardında durmayı sürdüreceğim "Son barikat" olgusunun ardında saklamaya devam edeceğim; vefa duygularımla, duruşumla,geleneklerim ve diğer tüm değerlerimle birlikte.

Ta ki endüstriyel ağaların dümensuyunda çağlayan bizimkilerin o barikatı tepemize yıkacağı ana kadar.

Çöplük ahalisi...

Canlar vardır; Yanlar ve bir de “Hadi öyleler” vardır… Bunları ayırt etmek çok kolaydır; Kitapları bile var piyasada; Açın okuyun. Tanrılar, her şeyin satıldığı bu piyasadan gani gani razı olsun.. Kamusal değerler, ticari değerler, ilahi değerler… inkar edenler kahrolsun.

Neremizden ne olduğumuzu, nerelerden nelerimiz olacağını ve ne kadar yükselip nerede duracağını farelerden öğrenmek gerek.

İkinci dersimiz; Kemirmek…

Mezuniyet ödeviniz bu. Doktoranızı da aynı konuda verirsiniz ve artık önünüze ne gelirse profesyonelce kemirirsiniz.

Tekno sevgilerin kullanma talimatı ile teknik detayları, hi-fi aşk şarkılarının tüm notaları satılıktır. Bir kilo ufak boy hamsiyle de takas yapılabilir. İlgilenmeyenler beni arayabilir, ilgilenenler anneleriyle çarşıya çıksın. Fotokopiyle çoğaltılmış güzel insanların orijinalleri daha ucuz tüm kırtasiyelerde. Eşyanın tabiatı gereği…

Görüyor musunuz ağalar beyler; Bulutlar ne kadar çabuk renk değiştiriyorlar. Siyah ve beyazlara nasıl da musallat maviler, kırmızılar, turuncular… Seyredin ağalar bizde her akşam gurub indirimi var. Vakt-i kerahat başlar tamamen indiğinde tüm gurublar. Simültane nefes almayı boğmaya çalıştığımız şu kızıllık; Son nefesimizi de almaya çalışsa artık çare yok; Katlanacağız… Son nefesimizi de alıp derin derin ve ıslak ıslak, son kızıllığa çivilemesine saplanacağız.

Yırtılmak bize kutsal gelir; Tarafız biz…

Vagonlardan düşen kanı çekilmiş ölülerin bindiği yılkı atları deşe deşe koşarlar nalsız ayaklarıyla toprağı. Yarılır boydan boya taş kuleler, o kulelerden sızar yırtıklarımız. Savrula savrula yükselir semaya, kaybolurlar teker teker.

Anılarımızı tek kalemde süreriz masaya, elimizde sadece iki kız; Ama yine de kazanırız ki lanet olsun…

Söyleyin bakalım kasap esnafı,pazarcılar, leblebiciler… Sen de söyle ayna; Hangimiz daha güzeliz? Görmenize gerek yok bizi; Siz koşun. Yıkılmış kulelerden sizi seyrederiz.-Alkışlarız da isterseniz-

Düşmeyi beceremiyoruz bu yüzyılın tepesinden ağalar… Korumaya almış bizi kargalar; Gözlerimiz tehlikede… Kükürt kokan tavşanlar bekliyor kapımızı ve kapımızda pis kokulu kayın ağacından. Ulaşamıyor bu yüzden size seslerimiz. Ancaaak!.. Sessiz seyirciler hep beraber sırıttığında anlayın ki seviyorlar sizi ve destekliyor demektir gönülden. Yarım ekmek akciğerlerinin haşlamalarını sallıyorlar size; Gülümseyin.

Çok yenilen kaplan gördü bu arena, nice kalkanlar delindi mızrak kırıldı. Bu sessiz seyirciler hepsini sever onların; Onlar hep sırıttı.

Cüzzamın kara vebaya uzanan uzun kuyruklu kuşları neşe içinde böğrüştüler tepemizde- Severler bizi-. Tel bağladık kuyruklarına biz de, dilek tuttuk. Dilekler onları tuttu. Tutmadı dileklerimiz yedik kuşları.

Suçları, günahları, aykırı elmaları ve yanmayan tüm laleleri yedik.. Yendik… Yenildik…
Kan bekliyoruz şimdi annemizden –Markası önemsiz-. Alıştık kavgaya bir kere; Bekliyoruz. Gelin bakalım, nerelerdeyseniz. Özledik sizi. Kaybedene kadar savaşacağız.

Son kez kaybedip, arenanızdan sessizce ve sırıtarak sıvışacağız

Endüstriyel ahlak üzerine...

Uzunca bir süredir söylemlerimizde endüstriyelleşmeye verip veriştiriyoruz. Öyle ki an gelecek, bu kavramında içi iyice boşaltılarak anlamsız, dillere pelesenk bir kuru kabuğa dönüşecek, iyice kanıksanacak diye korkuyorum. Tıpkı sevgi gibi; paylaşım gibi; dostluk, barış gibi; özgürlük, demokrasi gibi...

Anlamsızlaşan kavramlar zamanla üzerimizde ki olumlu ya da olumsuz tüm etkisini yitiriyorlar. Kullanıldıklarında, artık temsil ettiklerini muhatabına hissettirmekten aciz kalıyorlar. Gün gelecek ve birileri soracak böyle giderse;
“Endüstriyelleşme deyip duruyoruz da, kardeşim ne zararı varmış ki bu endüstriyelleşmenin? Tutturmuşuz gidiyoruz endüstriyelleşmeye hayır diye. Sıkıldık be arkadaş”

Dikkat ettiyseniz endüstriyel futbol deyimi yerine endüstriyelleşme kavramını kullanıyorum sürekli. Bunun nedeni, bu kavramın genel ahlakının ister futbol olsun ister beyaz eşya ticareti olsun hayatın her alanını kucaklama eğilimidir. O halde karşı çıkarken bu ahlakın farkına varmalı ve de neye karşı çıktığımızın bilincinde olmalıyız.

Bu kadar çene yaptıktan sonra uzun terminolojik, akademik ve felsefi analizlere girmek yerine kısa bir örnekle yetineceğim. Sanırım bu kadarı bile söz konusu ahlakın temel niteliğini ele vermeye yetecektir.

Şu sıralarda yok gerçi; pek rastlamıyorum ama yaklaşık bir ay öncesine kadar televizyonda sık sık karşılaştığım bir reklamdan söz edeceğim. Sanırım Siemens firmasının ürettiği pek afili mutfak eşyalarıyla ilgili bir reklamdı. Koca bir salonu muhtelif marifetleri olan eşyalarla donatmışlar. İşte ne bileyim, fırın asansörlüymüş de, kendi kendine ayar yapmaktaymış. Aspiratör şöyle çeker böyle üflermiş. Ocakları ise başka bir şey canım. Ocak değil sanki uzay mekiği mübarek. Vb...vb...vb...

Tüm bu marifetlerini ballandıra ballandıra anlattıktan sonra finalde arka ses aynen şöyle diyor bizlere; “Siz, böyle bir mutfağa layık olabilmek için ne yapardınız?”
Endüstriyel atılımın utangaç dönemlerinde bu tür yenilikleri “Siz tüm bunlara layıksınız, sizlerin rahatı için ürettik, herşey sizin için” benzeri sloganlarla sunarlarken artık geldiğimiz nokta tam budur. “Siz tüm bunlara layık olabilmek için ne yapardınız?”

Bu ahlak anlayışı, yakındır ki bizlere “Siz bu takıma layık olabilmek için ne yapardınız?” diyecektir. Bugün globalleşen endüstrinin gürbüz oğlanı Fenerbahçe artık kendine taraftar seçmekte. Öyle her önüne geleni taraftar olarak kabul etmemekte ve pek değerli stadyumlarına taraftarı seçerek almakta. Taraftar kartı olmayan artık bilet bile alamıyor. Şimdilik o kartları istedikleri miktarda satamadıklarından sınırlı olarak uygulansa da pek yakında papazın çayırına üye olmayan giremeyecek gibi.

Darısı Aslantepenin başına elbette. Alay-ü vala ile attılar kutsal mülkiyet kalelerinin temelini. Yakında korkarım ki oraya girebilmek için de harbi ultra olmaları gerekecek aslan parçalarının.

Önce rakip taraftar kontenjanı denilen kılçıktan kurtulmak gerekiyor tabii. Yavaş yavaş yerleştiriliyor “evimizde misafir görmek istemiyoruz” ilkesi, “Ben kimseye gitmiyorum, kimse de bana gelmesin kardeşim” anlayışı.

Dönen çarkların arasına sıkışıp duran gerçek taraftarı kıramadıkları için elemek istiyorlarsa eğer, çare “Topunuzun çarkına.......” deyip, basarak ellerimizi toprağa ağır ağır doğrulmaktır.

250 bin fidan başlarını doğrultmuş şimdiden. Milyonlarcalık orman olmak tek çaredir.

 
Hakan Kirezci - Templates para novo blogger